İstanbul Tabip Odası - Klinik Gelişim Dergisi
Cilt 9 / No: 3 / Mart 1996

DALAK BÜYÜKLÜĞÜNÜ BELİRLEMEDE PALPASYON YÖNTEMİNİN DEĞERİ
Ufuk Denizci, Murat Soysal, İrfan Hatip, Hasan Yazıcı, Nurseli Işın

HİPERTİROİD VE HİPOTİROİD HASTALARDA SERUM OSTEOKALSİN DEĞERLERİ
Adil Azezli, Neşe Özbey, Ferihan Aral, Yusuf Orhan, Senay Molvalılar, Ergin Sencer

HASHİMOTO TİROİDİTİNE BAĞLI SUBKLİNİK HİPOTİROİDİDE LEVOTİROKSİN REPLASMANININ SERUM ANTİ-TİROİD ANTİKOR DÜZEYLERİ ÜZERİNE ETKİSİ
Özer Açbay, Sadi Gündoğdu

AKCİĞER KANSERLİ HASTALARDA METASTAZ İLE SEMPTOM, FİZİK MUAYENE VE LABORATUVAR BULGULARININ İLİŞKİSİ
Mübeccel Akman, Tülin Yılmaz, Nesrin Çelik, Veli Göylüsün

YAŞLI POPÜLASYONDA ABDOMİNAL AORT ANEVRİZMASI SIKLIĞININ VE KARDİYOVASKÜLER RİSK FAKTÖRLERİ İLE İLİŞKİSİNİN BELİRLENMESİ
Murat Soysal, Ufuk Denizci, Rahşan Bayar, Yeşim Keşmer, Makbule Ulusoy, Hülya Sölemez, Ahmet Dirican, Zekai Kuyubaşı, Nurseli Işın

TİROİD LEZYONLARININ İNCELENMESİNDE İĞNE ASPİRASYON BİOPSİSİ
Gül Barut, Ahmet Cennet, Nilgün Demirbağ, Tülay Köseoğlu, Ahmet Tarlacı

KRONİK ALKOL BAĞIMLILARINDA RENK GÖRME
Halim İşsever, H. Hilmi Sabuncu, Hakan Polat, Duran Çakmak

LOEFFLER ENDOKARDİTİ İLE SONLANAN BİR İDYOPATİK HİPEREOZİNOFİLİK SENDROM OLGUSU
Melih Aktan, Taner Gören, S. Kalaylıoğlu-Beşışık, Yücel Tangün

KONJENİTAL SİTOMEGALOVİRUS İNFEKSİYONU
Nedim Samancı, Fahri Ovalı, Türkan Dağoğlu, Atıl Yüksel

ASTIM TEDAVİSİNDE LÖKOTRİEN ANTAGONİSTLERİ
Günseli Yılmaz



DALAK BÜYÜKLÜĞÜNÜ BELİRLEMEDE PALPASYON YÖNTEMİNİN DEĞERİ
Ufuk Denizci, Murat Soysal, İrfan Hatip, Hasan Yazıcı, Nurseli Işın

Bu çalışmada dalak büyümesinin değerlendirilmesinde klinikte kullanılan palpasyon yönteminin güvenilirliği ve bu yöntem üzerinde beden kitle indeksi, cinsiyet gibi çeşitli faktörlerin etkisinin araştırılması amaçlandı.
Çalışmada 133'ü erkek, 92'si kadın olmak üzere yaş ortalaması 35±-10.99 olan toplam 225 hastanın dalak palpasyon sonuçları ile sonografik olarak saptanan dalak kraniokaudal uzunlukları karşılaştırılarak palpasyon yönteminin duyarlılığı ve özgüllüğü saptandı. Ayrıca her hastanın iki hekim tarafından kör yöntemle toplam dört kez muayene edildiği çalışmada hekim içi ve hekim arası uyum araştırıldı.
Dalak büyüklüğü belirlemede ultrasonografi altın standart olarak kabul edildiğinde palpasyon yönteminin duyarlılığı % 58, özgüllüğü % 99 olarak bulundu. Bu çalışmada hasta ağırlığının palpasyon sonuçlarını etkilemediği, buna karşın bu yöntemin kadınlarda erkeklere göre daha duyarlı olduğu saptandı. Dalak palpasyonu yapan iki hekim arasında uyumda kappa değeri 0.59±-0.0023, hekim içi uyumda ise kappa değeri 0.761±-0.02 bulunarak, hekimler arası uyumun iyi, hekim içi uyumun ise çok iyi düzeyde olduğu belirlendi.
Dalak büyüklüğünü belirlemede hekim deneyiminin hasta cinsiyetinin ve palpasyon sayısının palpasyon yöntemi sonuçlarını etkileyebileceği, çelişki durumunda daha güvenilir ve noninvaziv bir metod olan dalak ultrasonografisi yapmanın daha uygun olacağı saptandı.
Anahtar kelimeler: Dalak, palpasyon, ultrasonografi.

The value of palpation method in determining splenomegaly
Background and design: This study aims at investigated the reliability of palpation method in determining splenomegaly and the effects of various factors, on this method such as body mass index and sex.
Methods: In the study, the results of spleen palpation applied to 225 subjects, 133 male and 92 female, with an average age of 35±-10.99 were compared with their sonographically determined splenic craniocaudal length in order to find out the sensitivity and specificity of the palpation method. In addition, each subject was blind-examined by two physicians and the self-agreement of the physicians besides agreement between physicians were investigated.
Results: Ultrasonography taken as the gold standart, the sensitivity and the specificity of the palpation method was found to be 58 % and 99 % respectively. The weight of the subjects did not affect the results of palpation but this agreement between physicians was 0.59±0.0023 and self-agreement was 0.761±002, which showed that agreement between physicians were good and self-agreement of the physicians was very good.
Conclusions: It was understood that the physician's experience, the subject's sex and the number of palpations could affect the results of the palpation system and the ultrasonography had advantages as a more reliable and noninvasive method when doubt existed.
Key words: Spleen, palpation, ultrasonography.



HİPERTİROİD VE HİPOTİROİD HASTALARDA SERUM OSTEOKALSİN DEĞERLERİ
Adil Azezli, Neşe Özbey, Ferihan Aral, Yusuf Orhan, Senay Molvalılar, Ergin Sencer

Tedavi edilmemiş hipertiroid ve hipotiroid hastaların serumlarında osteokalsin değerleri ölçüldü. Hipertiroid hastalarda osteokalsin düzeyleri 7.48±3.86 ng/ml, hipotiroid hastalarda 1.68±0.94 ng/ml idi. Sağlıklı kişilere göre hipertiroidide anlamlı derecede yüksek, hipotiroidide ise düşük bulundu. Serum osteokalsin değerleri ile T3, ST3, T4, ST4 ve TSH değerleri arasında anlamlı ilişki mevcuttu. Bu sonuçlar hipertiroidide osteoblastik aktivitenin arttığını, hipotiroidide ise azaldığını göstermektedir.
Anahtar kelimeler: Osteokalsin, hipertiroidi, hipotiroidi.

Serum concentrations of osteocalcin in patients with hyperthyroidism and hypothyroidism
Background: This study was carried out to elucidate the relationship between serum osteocalcin and throid hormone levels in patients with hyperthyroidism.
Methods: Serum concentrations of osteocalcin was measured in sera in patients with untreated hyperthyroidism and hypothyroidism.
Results: Serum concentration of osteocalcin 7.48±3.86 ng/ml and 1.68±0.94 ng/ml were found respectively in hyperthyroid and hypothyroid patients. Thus hyperthyroid patients had significantly higher values those of controls. On the other hand hypothyroid patients had significantly lower values than those of controls. Correlation coefficents between serum concentrations of osteocalcin and T3, FT3, T4, FT4 or TSH in all the patients with thyroid disorders were statistically significant.
Conclusions: These results suggest that osteoblastic activity is enhanced in hyperthyroidism and supressed in hypothyroidism.
Key words: Osteocalcin, hyperthyroidism, hypothyroidism.



HASHİMOTO TİROİDİTİNE BAĞLI SUBKLİNİK HİPOTİROİDİDE LEVOTİROKSİN REPLASMANININ SERUM ANTİ-TİROİD ANTİKOR DÜZEYLERİ ÜZERİNE ETKİSİ
Özer Açbay, Sadi Gündoğdu

Hashimoto tiroiditine bağlı subklinik hipotiroidide serum tirotropin (TSH) düzeyi ile anti-tiroid antikor düzeyleri arasında bir ilişki olup olmadığını ve levotiroksin replasmanının anti-tiroid antikor düzeyleri üzerindeki olası etkisini belirlemek amacıyla; Hashimoto tiroiditine bağlı subklinik hipotiroidi tanısı konulan 38 kadın olgunun 20’si levotiroksin replasman tedavisine alınırken (A grubu), yaş, serum TSH, antimikrozomal (anti-M) ve antitiroglobulin (anti-T) antikor düzeyleri yönünden eşlendirilen 18 olgu (B grubu) tedavisiz izlendi. Çalışmanın 6. ve 12. aylarında her iki grupta serum TSH, anti-M ve anti-T antikor düzeyleri ölçüldü.
Tedavi öncesi tüm olgular birarada değerlendirildiğinde; serum TSH ve anti-M antikor düzeyleri arasında zayıf fakat anlamlı bir pozitif bağıntı (r=0.33, p<0.05) olduğu görüldü. Tedavisiz izlenen B grubunda 6. ve 12. aylarda ortalama serum TSH, anti-M ve anti-T antikor düzeylerinde anlamlı bir değişim olmadı. Buna karşın levotiroksin replasmanı uygulanan A grubunda tedavinin 6. ayında ortalama serum TSH, anti-M ve anti-T antikor düzeyleri tedavi öncesine göre anlamlı olarak azaldı (p<0.0001). Tedavinin 6. ve 12. ayları arasında serum anti-M ve anti-T antikor düzeylerinde saptanan azalma ise istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmanın 12. ayında A grubunda her iki anti-tiroid antikor düzeyi B grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü.
Bu sonuçlar Hashimoto tiroiditine bağlı subklinik hipotiroidili olgularda serum TSH düzeyi ile anti-M antikor titresi arasında direkt bir ilişki olduğunu ve levotiroksin replasmanı ile serum TSH düzeyinin normale indirilmesinin anti-tiroid antikor düzeylerini anlamlı olarak azalttığını göstermektedir.
Anahtar kelimeler: Hashimoto tiroiditi, subklinik hipotiroidi, levotiroksin, anti-tiroid antikorları

The effect of L-thyroxine replacement therapy on serum levels of anti-thyroid antibodies in subclinical hypothyroidism resulting from hashimoto’s thyroiditis
Objective: To determine whether there is a relationship between serum levels of TSH and anti-thyroid antibodies and, the potential effect of L-thyroxine replacement therapy on serum levels of anti-thyroid antibodies in subclinical hypothyroidism resulting from Hashimoto’s thyroiditis.
Design: Thirty-eight women with subclinical hypothyroidism resulting from Hashimoto’s thyroiditis participated in this study. Twenty of the 38 women received L-thyroxine (group A), and the remaining 18 women were observed without any therapy (group B) for 12 months. Serum TSH, anti-microsomal (anti-M) and anti-thyroglobulin (anti-T) antibodies were measured at baseline and at the 6th and 12th month of the study.
Results: At baseline when all the subjects were combined, a slight but significant positive correlation was found between the serum levels of TSH and anti-M antibodies (r=0.33, p<0.05). The mean serum levels of TSH, anti-M and anti-T antibodies of group B did not change at the 6th and 12th month of the study. On the other hand, the mean serum levels of serum TSH, anti-M and anti-T antibodies of group A decreased significantly (p<0.0001) at the 6th month of the L-thyroxine therapy. Further reductions in the levels of anti-M and anti-T antibodies observed between the 6th and 12th month of L-thyroxine therapy were not statistically significant. At the 12th month of the study, the serum levels of anti-M and anti-T antibodies of group A were significantly lower than those of group B.
Conclusion: These results show that there is a direct relationship between serum levels of TSH and anti-M antibodies, and the normalization of serum TSH with L-thyroxine therapy decreases the levels of anti-thyroid antibodies in subjects with subclinical hypothyroidism resulting from Hashimoto’s thyroiditis.
Key Words: Hashimoto’s thyroiditis, subclinical hypothyroidism, L-thyroxine, anti-thyroid antibodies.



AKCİĞER KANSERLİ HASTALARDA METASTAZ İLE SEMPTOM, FİZİK MUAYENE VE LABORATUVAR BULGULARININ İLİŞKİSİ
Mübeccel Akman, Tülin Yılmaz, Nesrin Çelik, Veli Göylüsün

56 akciğer kanserinde tüm sistem tarama yöntemleri ile saptanan metaztazların organa spesifik olan ve olmayan semptom, fizik muayene ve rutin laboratuvar bulguları ile olan ilişkisi değerlendirildi. 27 olguda (% 48.2) en az bir organda, 7'sinde multiorgan metaztazı bulundu. 36 olguda (% 64.2) metaztazı şüphelendiren en az bir nonspesifik bulgu kaydedildi. Metaztazlı 4 olguda ise hiç bir bulgu anormalliği yoktu. Bu bulguların görüntüleme yöntemleri karşısında metaztazı göstermede % 58.9 pozitif tahmin gücü olduğu hesaplandı. Küçük hücre dışı (KHD) operabl akciğer kanserinde metaztazı tahminde intratoksik TN sınıflamasının önemli olduğu görüldü.
Sonuç olarak; her hastanın anamnez, fizik muayene ve rutin laboratuvar tetkiklerinin ayrıntılı şekilde değerlendirilmesinin önemi gözardı edilmemelidir kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler:Akciğer kanseri, metaztaz, nonspesifik bulgular, görüntüleme yöntemleri.

The relationship between the metastases and symptoms, physical examination and routine laboratory evaluation in patients with lung cancer
Background and design: Along with the histologic type of the tumor, the anatomic extension of it is important in the assessment of the lung cancer. In this study, metastases detected by systemic screening metods were evalueted according to their organospesific and nonorganospesific symptoms, physical examination and routine laboratory results relations.
Methods: In 56 patients with histologically proven lung cancer, thorax and brain CT's, ultrasonografic evaluation of the abdomen and if necessary CT's, bone scintigrafies have been performed. If present, lymph modes have been biopsied and evaluated. Metastatic lesions in the CNShave been consulted to neurologist.
Results: In 36 (64.2 %) cases, we found out at least one nonspesific finding suggestive of metastasis. However, in only 23 of these patients we demonstrated metastases. In 4 of them there was no abnormal finding. When compared with screening scanning prosedures these finding showed a pozitif predictive value of 58 % in demonstrating metastases. In nonsmall cell lung cancer (NSCLC), intratorasic TN staging was found valuable in predicting metastases. Conclusion: For every patient history, physical examination and routine laboratory studies should be regarded in a detailed manner.
Key words: Lung cancer, metastase, nonspesific findings, imaging methods.



YAŞLI POPÜLASYONDA ABDOMİNAL AORT ANEVRİZMASI SIKLIĞININ VE KARDİYOVASKÜLER RİSK FAKTÖRLERİ İLE İLİŞKİSİNİN BELİRLENMESİ
Murat Soysal, Ufuk Denizci, Rahşan Bayar, Yeşim Keşmer, Makbule Ulusoy, Hülya Sölemez, Ahmet Dirican, Zekai Kuyubaşı, Nurseli Işın

Çalışmada 60-80 yaş grubundaki yaşlı popülasyonda abdominal aort anevrizması (AAA) varlığı ve sıklığının saptanması ve AAA'nın yaş, cinsiyet, hipertansiyon, sigara kullanımı, serum lipid düzeyleri, diabetes mellitus (DM), AAA aile öyküsü gibi kardiyovasküler risk faktörleri ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Çalışma Mart-Aralık 1995 tarihleri arasında 60-80 yaş arası (yaş ortalaması 65.9±4.8 olan) 394'ü erkek, 421'i kadın toplam 815 bireyde prospektif olarak yapılmıştır. Kardiyovasküler risk faktörleri hasta ile karşılıklı görüşme sırasında fizik muayene ve hastaların verdiği bilgiye dayanılarak saptanmıştır. Olguların serum lipid düzeylerine en az 12 saatlik açlık sonrası kan örneği alınarak bakılmıştır. Ultrasonografik incelemede abdominal aort transvers çapının 30 mm'den geniş olması anevrizma olarak kabul edilmiştir.
815 olgunun abdominal aort transvers çap ortalaması 21.3±4.9 mm olup buna göre çalışmamızda AAA için hesapladığımız alt sınır değer 31 mm'dir. 815 olgunun 12'sinde (% 1.5) AAA saptanmıştır. 803 normal olgunun 382'si (% 47.6), 12 AAA'lı olgunun ise tümü erkektir (p<0.00031). Normal olguların yaş ortalaması 65.8±4.7 AAA'lı olguların yaş ortalaması ise 70.3±5.4 olup aradaki fark anlamlıdır (p<0.0015). 803 normal olgunun 297'si (% 37), 12 AAA'lı olgunun ise 11'i (% 91.6) sigara kullanmaktadır. AAA'lı olgularda sigara lehine görülen bu fazlalık ileri düzeyde anlamlı bulunmuştur (p<0.00016). Transvers çap ortalaması sigara içmeyenlerde 20.8±3.1 iken sigara içenlerde 22.3±6.7 mm'dir. Sigaranın etkilediği bu çap farkı ileri düzeyde anlamlıdır (p<0.0001). Multipl regresyon analizi yapıldığında AAA ve abdominal aort transvers çapı üzerinde ileri yaş (p<0.001) erkek cinsiyet (p<0.0003) ve sigara kullanımının (p<0.01) bağımsız risk faktörü olduğu saptandı.
Çalışmada AAA sıklığının yaşla arttığı, AAA gelişiminde erkek cinsiyet ve sigara kullanımının iki önemli risk faktörü olduğu sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: abdominal aort, anevrizma, abdominal aort anevrizması, ultrasonografi.

Establishment of the incidence of abdominal aortic aneurysms and its relationship with cardiovascular factors in old population
Background and design: In the study, it's aimed to determine the incidence of abdominal aortic aneurysm (AAA) in the age group of 60-80 years old population and its relationship with the cardiovascular risk factors. Like age, sex, hypertension, smoking, serum lipid levels, diabetes mellitus and family history of AAA.
Methods: The study is performed prospectively and included 815 patients (394 men and 421 women), all were in 60-80 age group in between March-December 1995. Cardiovascular risk factors are recorded according to patients expression and to the findings of physicial examination. Serum lipid levels of patients were studied after 12 hours starvation. The transverse diameter of the abdominal aorta over 30 mm was accepted as an aneurysm at ultrasonographic examination.
Results: The mean transverse diameter of abdominal aorta of 815 cases were 21.3±4.9 mm and we counted the lowest value for AAA as 31 mm in our study. AAA was established in 12 of 815 cases. All 12 AAA cases were men, although 382 of 803 normal cases were men (47.6 %) (p<0.00031). The mean age was 65.8±4.7 in normal group and was 70.3±5.4 in AAA group; the difference was significant (p<0.0015). Although 297 of 803 normal cases (37 %) were smoking, 11 of 12 AAA cases (9.16 %) were smoking. The increased incidence of smoking in AAA group was statistically significant (p<0.00016). Mean transverse diameter was 20.8±3.1 mm in non smokers and was significantly larger, 22.3±6.7 mm in smokers (p<0.0001). When multiple regression analysis was performed, old age (p<0.001), male sex (p<0.0003) and cigarette smoking (p<0.01) were independent risk factors for AAA and transverse diameter of abdominal aorta.
Conclusions: In our study, we concluded that the incidence of AAA increases with increasing age and male sex and smoking are two independent, importont factors.
Key words: Abdominal aorta, aneurysm, abdominal aortic aneurysm, ultrasonography.



TİROİD LEZYONLARININ İNCELENMESİNDE İĞNE ASPİRASYON BİOPSİSİ
Gül Barut, Ahmet Cennet, Nilgün Demirbağ, Tülay Köseoğlu, Ahmet Tarlacı

İğne aspirasyon biopsi (İ.A.B.) tekniği tiroid lezyonlarının incelenmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Tiroid kan damarlarandan çok zengin olduğu için insizyonel biopsi yöntemi preoperatif tanıda genelde tercih edilmemektedir. İ.A.B aynı zamanda oldukça ekonomik, kısa sürede uygulanabilen ve hastada komplikasyon yaratmayan bir yöntemdir.
Çalışmamızda, bölümümüzde değerlendirilmiş olan tiroid İ.A.B.'leri ile aynı hastalara ait ameliyat materyallerinin sonuçlarının karşılaştırılması ve İ.A.B. sonucu dokuda oluşması muhtemel değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.
Anahtar kelimeler: Tiroid, aspirasyon biopsisi.

Fine needle aspiration biopsy in the management of the thyroid lesions
Fine needle aspiration (FNA) biopsy is being used widely for the management of the thyroid lesions. Since the thyroid is richly vascularized, incisional biopsy is not a good choice for the preoperative diagnosis. Aspiration biopsy is an economic, non traumatic and not a time consuming technique.
In our study, we aimed to compare the diagnosis of aspiration biopsy of the thyroid lesions and the operation materials of the same patients that were encountered in our section and to investigate the possible histopathologic changes in the tissue after the performance of the FNA technique.
Key words: Thyroid, aspiration biopsy.



KRONİK ALKOL BAĞIMLILARINDA RENK GÖRME
Halim İşsever, H. Hilmi Sabuncu, Hakan Polat, Duran Çakmak

Son 30-40 yıl içerisinde gençler arasında alkol tüketiminin miktarı ve sıklığı artmış, içkiye başlama yaşı küçülmüştür. Alkol tüketiminin insan vücudu üzerinde kısa ve uzun süreli etkileri bulunmaktadır. Uzun süreli çok fazla alkol kullanımı, yaşam süresini kısaltmakta bireyi kanser, ülser, kalp rahatsızlığı, kas erimesi, malnütrisyon ve karaciğer sirozu tehlikelerine sokmaktadır. Bununla birlikte alkol kullanımı, sadece vücudu değil aynı zamanda davranışları da etkilemektedir.
Bu araştırmamızda, alkol bağımlısı kişilerde; alkolün renk görme fonksiyonları üzerine etkisini araştırdık. Araştırma kapsamına alınan 33 alkol bağımlısı kişi (31 erkek, 2 kadın) alındı. Kişilere, görme bozuklukları olup olmadığını tespit etmek için yakın görme eşelleri, renk görmelerini tespit etmek için de Farnsworth-Munsell 100-Hue testi uygulandı. Çalışma kapsamında bulunan kişilere FM-100 Hue testi, gün ışığı alan oda aydınlığında, önce sağ sonra da sol göz olmak üzere uygulanmış ve zaman sınırlaması getirilmemiştir.
Sonuçlar alkol kullanmayan, aynı yaş grubuna mensup 50 kişi olarak belirlenen kontrol grubu skorları ile karşılaştırıldı.
FM-100 Hue testi skorları total ve parsiyel (mavi-sarı, kırmızı-yeşil) hata skorları olarak hesaplandı. Görmesi tam ve tama yakın olan alkol bağımlısı grubun FM-100 Hua testi parsiyel ve total hata sağ ve sol göz olarak skorları sırası ile 67.16±36.87, 45±32.63, 112.16±67.84, 67.63±37.46, 53.66±41.81, 121.29±75.26'dir. Kontrol grubunun ise sırası ile 22.18±13.54, 13.80±8.32, 35.98±19.83, 21.60±10.95, 13.96±9.35, 35.36±18.18'dir.
İki grup arasında total ve parsiyel hata skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar elde edilmiştir (p<0.001). Elde edilen sonuçların aşırı alkol kullanımının renk görme fonksiyonlarına olumsuz etkileri olduğu sonucuna varılmıştır.
Anahtar kelimeler: Renk görme, kronik alkol bağımlılığı.

Color vision of chronic alcohol addicts
Background and design: Amount of alcohol consumption and frequency among young people has increased and beginning to drink age has lowered in last 30 to 40 years. Alcohol consumption has short and long term effects on human body. Prolonged and excess use of alcohol shortens the life span of individual and risks the individual with the danger of diseases such as cancer, ulcer, heart diseases, muscle reduction, malnutrition and liver cirrhosis. Moreover, use of alcohol does not only affect the body but also alters the behaviors. In this study we investigated the effect of alcohol on color vision functions of alcohol addicts.
Methods: The study involves 33 people addicted to alcohol (31 male and 2 female). ın order to determine whether there is any sight disorder, near and far sightedness and FM-100 Hue color vision tests are applied to subjects. FM-100 Hue test was applied to the left eye, without bringing any time limitation.
Results: The results are compared to that control group of 50 people among the same age groups who do not drink alcohol. The FM-100 Hue test scores are calculated as total and partial error scores. The FM-100 Hue test partial and total error scores of 30 people among the alcohol addicted, with full or almost full sight are consecutively 67.16±36.87, 45±32.63, 112.16±67.84, 67.63±37.46, 53.66±41.81, 121.29±75.26. Whilst the scores of control group are successively 22.18±13.54, 13.80±8.32, 35.98±19.83, 21.60±10.95, 13.96±9.35, 35.36±18.18. Between the total and partial scores of two groups, statistically significant differences have been observed (p<0.001).
Conclusion: From the obtained, we conclude that excessive comsumption of alcohol has negative effects on color vision functions.
Key words: Color vision, chronic alcoholism.



LOEFFLER ENDOKARDİTİ İLE SONLANAN BİR İDYOPATİK HİPEREOZİNOFİLİK SENDROM OLGUSU
Melih Aktan, Taner Gören, S. Kalaylıoğlu-Beşışık, Yücel Tangün

İdyopatik hipereozinofilik sendrom (İHES), herhangi bir nedene bağlanamayan ve en az 6 aydır devam etmekte olan, mm3'de 1500'ün üzerinde mutlak eozinofil sayısı ile seyreden bir sendromdur. Hastalık, başta kalp olmak üzere, çeşitli organların tutulumlarına neden olur ve genellikle ölümle sonlanır.
Bu yazıda, İHES tanısı konan ve kalp tutulumu ile seyreden, 39 yaşındaki erkek bir hasta sunulmakta ve bu olgu nedeniyle İHESkonusu, literatür bilgileri ışığında gözden geçirilmektedir. Bir kontrol sırasında hipereozinofili saptanan hasta, bundan 14 ay sonra, zayıflama nedeniyle başvurdu. Kan sayımında % 90'ı eozinofil olan 60.000/mm3 lökositoz bulundu. Muayenede 5 cm splenomegalisi saptanan hastaya, kortikosteroid ve hidroksiüre başlandı. Ancak daha sonra, üfürümlerle birlikte sağ kalp yetersizliği belirtileri klinik tabloya hakim oldu. İki boyutlu ekokardiyografide, mitral kapakta prolapsus, her iki ventrikülde endomiyokardiyal kalınlaşma, sağ ventrikül boşluğunda, muhtemel organize trombüse bağlı apikal obliterasyon nedeniyle küçülme, sağ atriyumda genişleme; Doppler ekokardiyografide 3(+) mitral yetersizliği saptandı. Kalp kateterizasyonunda, sağ ventrikül basınç eğrisinde "deep and plateau" görünümü vardı; sağ ventrikülografide boşluk küçük ve apikal bölge oblitereydi; sol ventrikülografide 3(+) mitral yetersizliği vardı. Endomiyokardiyal biyopsi materyelinde fibroz ve eozinofil infiltrasyonu saptandı. Hastada kalp yetersizliği tedavisinden sonuç alınamadı.
Herhangi bir nedene bağlı uzun süreli eozinofili seyrinde oluşan endokardit, Loeffler endokarditi olarak bilinmektedir; İHES, Loeffler endokarditine yol açan nedenlerden biridir. Klinik tabloyu, çeşitli organlardaki eozinofil infiltrasyonu belirler. Kalp, İHES'da tutulan organların başında gelir. Kalpteki lezyon endomiyokardiyal fibroz olup, restriktif kardiyomiyopatiye yol açarak, diyastolik fonksiyonları bozar, bazen ilerleyerek kapak fonksiyonlarını da bozabilir. Tedavi olarak kortikosteroid, hidroksiüre ve alfa interferon kullanılmaktadır, ancak sağkalımı etkilememektedir.
Anahtar kelimeler: İdyopatik hipereozinofilik sendrom, Loeffler endokarditi.

A case of idiopathic hypereosinophilic syndrome ending in Loeffler’s endocarditis
Hypereosinophilic syndrome is an idiopathic eosinophilia of more than 1500/mm3 in peripheral blood, lasting for at least 6 months duration. The syndrome causes infiltration to various organs and ends in death. Heart is the principal organ to be involved. Injury to the heart causes endomyocardial fibrosis, resulting in deterioration of ventricular function and occasionally, hydroxyurea to affect valvular functions. Therapeutical interventions include corticosteroids, hydroxyurea and ?-interferon, but they have no beneficial effect on overall survival.
In this case eosinophilia was found accidentally. In the initial phase WBC was 60.000/mm3 (of 90 % eosinophils). 5 cm splenomegaly was felt and there were no murmurs on cardiac auscultation. The patient was tried to take under control by corticosteroid and hydroxyurea, but later on right heart failure with heart murmurs predominated.
Two-dimensional echocardiography revealed mitral valve prolapsus, biventricular endomyocardial thickening, apical obliteration in the right ventricle due to organised thrombus, an enlarged right atrium; grade III mitral insufficiency was found on Doppler echocardiography. On cardiac catheterization, right intraventricular pressures recordings revealed a "deep and plateau" pattern; on right ventriculography the ventricle was small and its apical half was obliterated; and on left ventriculography there was a grade III mitral insufficiency. Endomyocardial biopsy sample showed fibrosis and infiltration with eosinophils. Thus, diagnoses of idiopathic hypereosinophilic syndrome, Loeffler's endocarditis and congestive heart failure were established. The patient did not respond to management of heart failure.
Key words: Hypereosinophilic syndrome, Loeffler's endocarditis.



KONJENİTAL SİTOMEGALOVİRUS İNFEKSİYONU
Nedim Samancı, Fahri Ovalı, Türkan Dağoğlu, Atıl Yüksel

Yenidoğanda konjenital sitomegalovirus infeksiyonu ekseriyetle sessiz olmasına rağmen, doğumda semptomatik olan hastalarda yüksek oranda mortalite ve morbiditeye neden olan bir hastalıktır. Biz semptomatik konjenital sitomegalovirus infeksiyonu olan bir yenidoğanda; peteşi, sarılık, hepatosplenomegali, mikrosefali ve kasık fıtığı gözledik. Bu olguda karaciğer enzimleri ve direkt hakimiyeti olan bilirubin yüksekliği, trombositopeni mevcuttu. Serumda CMV IgM (+) olup idrarda virus izole edildi. Antiviral tedavi başlanmayan olguda 10. ayda klinik durum iyi olup idrarda virus atılımı kesilmişti. Hastanemizdeki ilk semptomatik konjenital CMV infeksiyonu olgusunu literatürü gözden geçirererek sunduk ve tedaviyi tartıştık.
Anahtar kelimeler: Konjenital infeksiyon, sitomegalovirus, peteşi, hepatosplenomegali.

Symptomatic congenital cytomegalovirus infection
Background: Although congenital cytomegalovirus infection is usually clinically silent in the newborn, patients who are symptomatic at birth have a multisystem disease with significant morbidity and mortality.
Observation: We noted petechiae, jaundice, hepatosplenomegaly, microcephaly and inguinal hernia in the neonate at birth. Elevated alenine aminotransferase, conjugated hyperbilirubinemia, thrombocytopenia were seen. In the neonate's serum CMV IgM antibodies were detected. CMV was isolated from urine obtained seven days after birth. We had not begun any antiviral therapy. The outcome was good at the age of twelve months. There was no existed viral shedding in the urine at ten months of age. We reported first case with symptomatic congenital CMV infection in our hospital. The literature about this subjected was reviewed and the therapy was discussed.
Key words: Congenital infection, cytomegalovirus, petechiae, hepatosplenomegaly.