İstanbul Tabip Odası - Klinik Gelişim Dergisi
Cilt 9 / No: 5 - 6 / Mayıs - Haziran 1996

PERİKARD EFFÜZYONU VE DİLATE KARDİYOMİYOPATİDE TELEKARDİYOGRAFİ
Ufuk Denizci, Serdar Küçükoğlu, Nurseli Işın, Ahmet Dirican

KRONİK AORT DARLIĞINI SAPTAMADA “DÜZELTİLMİŞ” SOL VENTRİKÜLER EJEKSİYON ZAMANININ (SET) DUYARLILIĞI VE ÖZGÜLLÜĞÜ
Hakan Karpuz, Xavier Jeanrenaud

TALASEMİ MAJÖRLÜ ÇOCUKLARDA HİPOFİZ-TİROİD İLİŞKİSİ VE TİROİD REZERVLERİNİN İNCELENMESİ
İlknur Aslanoğlu, Hakan Demir, Kutay Işık, Saliha Çavuş

KORYOAMNİONİTİSİN YENİDOĞAN MORBİDİTESİ VE MORTALİTESİNE ETKİSİ
Nedim Samancı, Fahri Ovalı, Ahmet Büyükören, Türkan Dağoğlu, Atıl Yüksel

PENİS FRAKTÜRLERİNDE TEDAVİ YAKLAŞIMIMIZ
Necmettin Şahinkaya, M. İhsan Karaman, Soner Güney, A. Cem Atalay, A. Yaser Müslümanoğlu, Erbil Ergenekon

KRONİK RENAL YETERSİZLİKTE 2, 3 DİFOSFOGLİSERAT DÜZEYİNDE ARTMA VE OKSİHEMOGLOBİN DİSOSİASYON EĞRİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER
Pervin Bozkurt, Güner Kaya, İlbay Kahraman

DAMAR YARALANMALARI
Zeki Memiş, Necmi Kurt, Yıldırım Gülhan, Mehmet Yıldırım, Mehmet Toprak, Burak Kavlakoğlu, Mustafa Gülmen

FİBRÖZ DİSPLAZİ
Gülnur Tokuç, Rejin Kebudi, Canan Alatlı, İnci Ayan

KLOROKİNE DUYARLI BİR PLASMODİUM FALCİPARUM SITMASI
Ali Mert, Fehmi Tabak, Ali Dumankar, Mehmet Soy, Erdal Polat, Ayhan Yücel, Yıldırım Aktuğlu

BİR YÜKSEK EKSTRAHEPATİK BİLİYER TÜMÖR OLGUSU VE “Y” PROTEZİ
Sadık Yıldırım, Murat Özdemir, Ali Burak Çulhaoğlu, İlyas Şahin

SÜRRENAL KORTEKS KARSİNOMU (2 OLGU NEDENİYLE HİSTOPATOLOJİK İNCELEME)
Pervin Dürer, Zeynep Algün, Şerife Başaran, Faruk Atay, Ekrem Algün, Gülay Akalın

İMMÜN TROMBOSİTOPENİ İLE SEYREDEN BİR BRUSELLOZ OLGUSU
Meral Akdoğan, Yesari Karter, Teoman Soysal, Adnan Yaldıran, Ferda Soysal, Ali Dumankar, Hilal Akı, Fikret Sipahioğlu, Esin Öztürk

PENİS STRANGÜLASYONU: İKİ OLGU BİLDİRİSİ
Leon Saporta, Muammer Kendirci, Gürol Başaran, Cengiz Miroğlu



PERİKARD EFFÜZYONU VE DİLATE KARDİYOMİYOPATİDE TELEKARDİYOGRAFİ
Ufuk Denizci, Serdar Küçükoğlu, Nurseli Işın, Ahmet Dirican

Telekardiyografi ile perikard effüzyonu ve dilate kardiyomiyopati arasında ayırım yapmak zor olmakla beraber kardiyak genişlemenin tanısında yararlanılabilir.
Tanısı ekokardiyografi ile kesin olarak konulan yaş ortalaması 42.3±22.1 (14 yaş ile 68 yaş arası) olan 40 (22 erkek, 18 kadın) perikard effüzyonlu (I. grup) ve yaş ortalaması 55±20 (18 yaş ile 83 yaş arası) olan 29 (17 erkek, 12 kadın) dilate kardiyomiyopatili (II. grup) olgu ile yaş ortalaması 41.8±14.28 (15 yaş ile 69 yaş arası) olan 70 (40 erkek, 30 kadın) sağlıklı (III. grup) olguda telekardiyografinin tanı değeri araştırıldı.
İki ayrı radyolog tarafından değerlendirilen telekardiyografilerde I. ve II. grup arasında kalbin longitudinal ve transvers çapları, sağ ve sol diafragma seviyesi, sağ ve sol kardiofrenik açı ve sol diafragma mide fundus gazı mesafesi arasında anlamlı fark saptanmadı. Ancak her iki grup normaller (III. grup) ile karşılaştırıldığında belirgin fark gözlendi. En son kriter olan aortik uzunluğun I. grupta (ortalama 43.23±12.78 mm), II. grup (ortalama 74.11±11.84 mm) ve III. grup (ortalama 85.08±10.65 mm) ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha kısa olduğu saptandı (p= 0.0001). Ayrıca perikard effüzyonunda sıvı miktarı ile kalp toraks indeksi arasında doğru yönde, aortik uzunluk arasında ise ters yönde korelasyon olduğu belirlendi.
Çalışmamızda perikard effüzyonlu ve dilate kardiyomiyopatili olguların telekardiyografik olarak ayırıcı tanısında aortik uzunluk kriterinin yardımcı olabileceği ve bunun daha geniş olgu serilerinde araştırılması gerektiği sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: Telekardiyografi, perikard effüzyonu, dilate kardiyomiyopati.

Teleroentgenography of pericardial effusion and dilated cardiomyopathy
Background and design: Teleroentgenography can be helpful in the diagnosis of cardiac enlargement, but it can not easily differentiate pericardial effusion from dilated cardiomyopathy.
Methods: Accepting echocardiography as a gold standard, we studied the diagnostic value of teleroentgenography in 40 patients with pericardial effusion (first group), 29 patients with dilated cardiomyopathy (second group) and 70 normal healthy group (third group). There were 22 male and 18 female patients with a mean age of 42±22 in the firs group. Second group had consisted of 17 male and 12 female patients, with a mean age of 55±20, and third group had 40 male and 30 female patients with a mean age of 41±14.
Results:Teleroentgenographies had been evaluated by two radiologists and no difference was found in the cardiothoracic ratios, longitudinal and transvers diameters of the heart, right and left diaphragmatic levels, right and left cardiophrenic angels, left diaphragmatic and stomach-fundus air distances between the first and second groups while the parameters were significantly different when compared to the control group. Aortic length was significantly short in the first group compared to the 2nd and 3rd groups, 43.23±12.78, 74.11±11.84, 85.08±10.65 mm, respectively (p= 0.0001). In addition, the amount of pericardial effusion was directly correlated to the cardiothoracic ratio and inversely correlated to the aortic length.
Conclusion:We concluded that aortic length measurements may help to differentiate the pericardial effusion from dilated cardiomyopathy in teleroentgenographic examinations, and shoud be studied in larger series.
Key words: Teleroentgenography, pericardial effusion, dilated cardiomyopathy.



KRONİK AORT DARLIĞINI SAPTAMADA “DÜZELTİLMİŞ” SOL VENTRİKÜLER EJEKSİYON ZAMANININ (?ET) DUYARLILIĞI VE ÖZGÜLLÜĞÜ
Hakan Karpuz, Xavier Jeanrenaud

Doppler ekokardiyografi ile ölçülen aort kapağı akım hızı, aort stenozlu hastaların basınç gradiyentlerinin ve devamlılık denklemi (continuity equation) ile kapak alanlarının hesaplanmasında yardımcı olmaktadır. Bazı hastalarda çeşitli nedenlere bağlı olarak bu ölçüm doğru bir şekilde yapılmamakta ve dolayısı ile aort stenozunun yetersiz değerlendirilmesine yol açmaktadır. Çalışmamızın amacı, kardiyak kateterizasyon ile Gorlin formülü kullanılarak hesaplanan kritik aort stenozunun (? 0.75 cm2 veya ? 0.45 cm2/m2) değerlendirilmesinde "ejeksiyon zaman farkı" parametresinin önemini incelemektir. Bu parametre Doppler yardımı ile ölçülen sol ventrikül ejeksiyon zamanının "öngörülen" sol ventrikül ejeksiyon zamanından çıkarılması ile elde edilmektedir; öngörülen ejeksiyon zamanı ise Harley tarafından ortaya konan bir regresyon denklem ile (0.002?ejeksiyon hacmi + 0.106) hesaplanmaktadır. Gerek ejeksiyon zamanı, gerekse ejeksiyon hacmi pulsed Doppler ile aort halkası hizasında ölçülmüştür. 56 hasta (11 kadın, 45 erkek, ortalama yaş 60±12 yıl) bu çalışmaya alınmış ve tüm ölçümler kateter sonucundan haberi olmayan aynı kardiyolog tarafından yapılmıştır. Bu parametrenin duyarlılığı % 91, özgüllüğü ise % 88 olarak bulunmuştur.
Bu çalışma, basit bir parametre olan "ejeksiyon zaman farkı"nın, konvansiyonel metodlar ile aort kapak alanının ölçülmesinin zor olduğu hastalarda kritik aort stenozunun öneminin belirlenmesinde faydalı olabileceğini göstermiştir. Bu parametre ? 0.045 saniye olarak alındığı takdirde, kritik aort stenozu (? 0.45 cm2/m2) bulunan hastaların tesbitinde iyi bir duyarlılığa ve özgüllüğe sahiptir.
Anahtar kelimeler:Aort stenozu, ejeksiyon zamanı, ekokardiyografi.

Specifity and sensitivity of the “corrected” left ventricle ejection time (?ET) in the evaluation of critical aortic stenosis
Background and design: In aortic stenosis, measurement of jet velocity by Doppler-echocardiography provides accurate determination of pressure gradients and aortic valve area by the continuity equation. However, recording of jet velocity may not be possible technically in difficult patients and serious underestimation of aortic stenosis can occur.
Methods: The purpose of this study was to evaluate a simpler Doppler parameter to identify patients with critical aortic stenosis (aortic valve area ? 0.75 cm2 or ? 0.45 cm2/m2) determined by the Gorlin formula at cardiac catheterization. This parameter, the "Ejection time difference", is defined as Doppler-measured left ventricular ejection time minus predicted left ventricular ejection time. The predicted ejection time was derived from Doppler-determined stroke volume using a regression equation (desribed by Harley as: 0.002 x stroke volume + 0.106). Ejection time and stroke volume were determined from pulsed Doppler recordings at the aortic annulus. 56 patients (11 women, mean age 60±12 years) suspected aortic stenosis, were included. Ejection time difference was calculated in all the patients by the same physician without knowledge of cardiac catheterization results. The sensitivity of this simpler method was found to be 91 % and specificity 88 %.
Conclusion: This study shows that the ejection time difference is a simple parameter to identify critical aortic stenosis especially in patients in whom the accurate determination of aortic valve area is difficult with conventional methods. An ejection time ? 0.045 sec. allows detection of critical aortic stenosis (? 0.45 cm2/m2) with good sensitivity and specificity.
Key words:Aortic stenosis, ejection time, Doppler-echocardiography.



TALASEMİ MAJÖRLÜ ÇOCUKLARDA HİPOFİZ-TİROİD İLİŞKİSİ VE TİROİD REZERVLERİNİN İNCELENMESİ
İlknur Aslanoğlu, Hakan Demir, Kutay Işık, Saliha Çavuş

Beta talasemi majörde hemosideroza bağlı endokrin fonksiyon bozuklukları bildirilmektedir. Çalışmamızda yaşları 2 ile 15.5 arasında değişen on kız ve on erkek beta talasemi majörlü çocuk primer ve sekonder tiroid fonksiyonları ve bu fonksiyonların klinik parametrelerle ilişkisi yönünden araştırılmıştır. Boyları -2 SD'nin altında olan hastaların % 40'ında serbest T3 düşüklüğü saptanırken diğer parametreler normal sınırlarnda bulunmuş, ancak TRH testinde TSHyanıtları % 40 olguda 40. dakikaya ertelenmiştir. TSH ile hastaların yaş ve şelasyon başlama yaşları arasında pozitif, boyları arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Bu bulgular sonucunda çocukluk çağındaki tedavili talasemi olgularında klinik hipotiroidinin gelişmediği, ancak duyarlı testlerle saptanabilen kompanse primer hipotiroidi, nontiroid hastalık ve tersiyer hipotiroidi gibi bozuklukların erken dönemde oluşabileceği ve bunların büyüme bozukluğuyla ilişkili olabileceği kanısına varılmıştır.
Anahtar kelimeler:Talasemi, çocuk, hipotiroidi.

Investigation of hyphophysis-thyroid relationship and thyroid reserves in children with beta-thalassemia major
Background and design:The rational of this cross-sectional study is to investigate thyroid dysfunction and its relationship with clinical parameters in prepubertal children with beta-thalassemia major, which is known to cause hemosiderosis related endocrinopathies. Subjects are twenty patients under regular transfusion and chelation therapy (male/female ratio 1/1, mean age 8.6±3.7).
Methods: Fasting morning blood samples were collected for T3, T4, TSH, free T3, free T4 20, 40, 60 minutes samples were withdrawn after intravenous injection of 0.2 mg TRH. All hormones were measured using RIA.
Results: Mean height was less than -2 SD no obvious thyroid dysfunction was found except for low free T3 values in 40 % of patients. During TRH stimulation 40 % of patients responded at the 40th minute. TSH was correlated positively with chronological age and age at the start of chelation therapy and negatively with height SDS.
Conclusion:In prepubertal children with beta-thalassemia major under regular therapy, no obvious thyroid dysfunction occurs, but low T3 syndrome, compensated primary and tertiary hypothyroidism can be manifest and related with growth retardation even at this stage of the disease.
Key words: Thalassemia, child, thyroid dysfunction.



KORYOAMNİONİTİSİN YENİDOĞAN MORBİDİTESİ VE MORTALİTESİNE ETKİSİ
Nedim Samancı, Fahri Ovalı, Ahmet Büyükören, Türkan Dağoğlu, Atıl Yüksel

Doğumdan ve membranların rüptüründen önce amniotik sıvı hemen daima sterildir. Doğum eyleminin başlaması ve membranların rüptürü ile birlikte ekseriyetle genital yoldan bakteriler amniotik kavitenin içine girer. Amnionitis erken membran rüptürü olgularında önemli bir problemdir. Çalışmamızda Ocak 1993-Aralık 1994 yılları arasında hastanemizde doğum yapan toplam 8920 gebeden koryoamnionitis tanısı alan 42 olgunun bebekleri değerlendirildi. Amnionitisin sıklığı membran rüptürünün artan süresi ile ilişkili bulunmadı. Koryoamnionitis olgularında membran rüptürünün süresi ile respiratuvar distress sendromu gelişme sıklığı arasında da ilişki yoktur. Maternal amnionitis neonatal sepsis ve perinatal asfiksinin sıklığını arttırmaktadır. Tüm olgularda mortalite % 14.3'dür. Maternal amnionitis olgularında tanı konulur konulmaz doğum ve yeni doğanda antibiotik başlaması en uygun klinik yaklaşımdır.
Anahtar kelimeler: Koryoamnionitis, yenidoğan sepsisi, mortalite.

Effects of chorioamnionitis on neonatal mortality and morbidity
Background and design: Before labor and rupture of the membranes, amniotic fluid is nearly always sterile. With the onset of labor and rupture of the membranes, bacteria from the lower genital tract usually enter the amniotic cavity. Amnionitis is a significant problem in the cases of premature rupture of the membranes.
Methods: The percentage of women developing amnionitis did not increase with increasing duration of premature rupture of the membranes (PROM). There was not any relationship between the duration of PROM and incidence of respiratory distress syndrome. Maternal amnionitis would increase the possibility of neonatal sepsis and perinatal asphyxia. The overall mortality rate was 14.3 percent.
Conclusions:There is a need for delivery of the fetus and for administration of antibiotics in the cases of maternal amnionitis.
Key words:Chorioamnionitis, neonatal sepsis, mortality.



PENİS FRAKTÜRLERİNDE TEDAVİ YAKLAŞIMIMIZ
Necmettin Şahinkaya, M. İhsan Karaman, Soner Güney, A. Cem Atalay, A. Yaser Müslümanoğlu, Erbil Ergenekon

Penis fraktürü nadir görülen bir genital travma olup erekte corporeal cismin rüptürüdür. Rüptür tanısı kolay konulur fakat tedavi tartışmalıdır. Konservatif veya cerrahi tedavi önerenler vardır.
Kliniğimizde penil fraktür tanısı konulan 14 olguya erken cerrahi müdahale yapılarak, sonuçlar literatürdeki konservatif tedavi sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Erken cerrahi müdahalenin postoperatif sonuçlar, hastanede kalış süresi, komplikasyon oranı ve maliyet gibi değişik parametreler açısından konservatif tedaviye üstün olduğu sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: Penis, fraktür.

Our approach in the management of penile fractures
Background and design: Fracture of the penis is the rupture of the rigid corporeal body. The injury is easy to recognise but the mode of management remains controversial. There are advocates of both conservative and surgical treatment. In the past it has been treated conservatively with only fair results.
Methods: Early surgical treatment was performed on 14 cases that were diagnosed as having penile fracture in our clinic. The results were compared to the results of conservative treatment in the literature.
Results and conclusions:When parameters such as postoperative results, complications, hospital stay and cost-effectiveness taken into account, early surgical treatment was found to be superior to conservative therapy.
Key words: Penis, fracture.



KRONİK RENAL YETERSİZLİKTE 2, 3 DİFOSFOGLİSERAT DÜZEYİNDE ARTMA VE OKSİHEMOGLOBİN DİSOSİASYON EĞRİSİNDE DEĞİŞİKLİKLER
Pervin Bozkurt, Güner Kaya, İlbay Kahraman

Kronik renal yetersizlik (KRY)'de anemi, sıvı elektrolit ve asid baz denge bozukluğu ilave pek çok fizyopatolojik değişikliğe neden olmaktadır. Bu çalışmada KRY'de 2, 3-difosfogliserat (2, 3DPG) düzeyi ve oksihemoglobin disosiasyon eğrisi değişiklikleri incelendi.
Çalışma kapsamına alınan 10 sağlıklı (Grup I- yaş: 39.77±15.22) ve KRY'i olan 24 hastadan (Grup II- yaş: 42.75±13.73) radyal arterden sırtüstü yatarlarken kan örneği alındı.
Hb düzeyi, 2, 3-DPG düzeyi (spektrofotometre) ve kan gazları (Ciba-Corning 860) bakıldı. Oxygen Status Algoritm bilgisayar programı kullanılarak P50, oksijen ekstraksiyon tension Px hesaplandı ve kan oksijen bağlama eğrileri çizdirildi.
Grup I'de 2, 3-DPG 0.17±0.05 mmol/L iken Grup II'de 0.52±0.35 mmol/L olup 6 hastada normal sınırlar arasında idi. Grup II'de belirgin anemi, asidoz ve 2, 3-DPG artışının yarattığı sağa kayma grafiklerde görüldü. P50 düzeylerinde ortalama % 8 artış saptandı. Px düzeyinin olguların % 62.5'unda, oksijen affinitesinin olguların % 79'unda azaldığı görüldü. KRY'te cerrahi girişim öncesinde kan gazları ve elektrolitlerin yanısıra serum inorganikfosfat, 2, 3-DPG düzeyi tayininin ve anestezi sırasında mevcut dengeyi bozacak yaklaşımlardan kaçınılmasının uygun olacağına karar verildi.
Anahtar kelimeler: 2, 3-DPG difosfogliserat, oksihemoglobin disosiasyon eğrisi, kronik renal yetersizlik.

Increase in 2,3-diphoshoglycerate level and changes in oxyhemoglobin dissociation curve in chronic renal failure
Background and design: Anemia, water and electrolyte and acid-base imbalance during chronic renal failure (CRF) cause additional physiologic changes. The purpose of this study is to find out the level of 2, 3 diphosphoglycerate (2, 3 DPG) and the changes in oxyhemoglobin dissociation curve, in patients with chronic renal failure (CRF).
Methods: Ten healthy individuals Group I mean (age: 39.77±15.22) and 24 patients with CRF Group II mean (age: 42.75±13.73) are included in this study. Blood samples withdrawn from radial artery while lying supine and Hb and 2, 3 DPG level (spektrofotometric method) and blood gases (Ciba-Corning 860) are measured. P50 oxygen extraction tension Px are calculated by Oxygen Status Algoritm computer program and oxyhemoglobin dissociation curves are drawn.
Results: 2, 3 DPG was 0.17±0.05 mmol/L in Group I and 0.52±0.35 mmol/L in Group II. The rifht shift due to anemia and acidosis is seen in Group II. P50 levels rised 8 % and Px and oxygen affinity decreased in (62.5 % and 79 % of patients in Group II respectively).
Conclusion:Measurement of serum inorganic phosphate levels and 2, 3 DPG as well as blood gases are necessary for preoperative visit and precautions must be taken not to interfere with present pathology during anesthesia in patients with chronic renal failure.
Key words: 2, 3 diphoshoglycerate, oxyhemoglobin dissociation curve, chronic renal failure.



DAMAR YARALANMALARI
Zeki Memiş, Necmi Kurt, Yıldırım Gülhan, Mehmet Yıldırım, Mehmet Toprak, Burak Kavlakoğlu, Mustafa Gülmen

Ocak 1990-Mayıs 1995 yılları arasında Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel CerrahiKliniği'nde 98 damar yaralanması olgusu görülmüştür. Amacımız hastanemizde yoğun bir şekilde karşılaştığımız travma olgularının içerisinde sık görülen damar yaralanmalarının genel cerrahi kliniklerince teşhis ve tedavisinin mutlaka yapılması gerektiğini vurgulamaktır.
4'ü kadın (% 4.1), 94'ü erkek (% 95.9) olan hastaların en genci 3, en yaşlısı 55 yaşında olup, ortalama yaş 26 idi. Damar yaralanması tanısı ile hastanemize kabul edilen hastalarda olayın meydana gelme zamanı, etkeni, lokal ve genel belirtiler, preşok ve şokun olup olmadığı, ekstremite vasküler yaralanması "6P" belirtisi olarak adlandırılan (nabız atımı, soğukluk, solukluk, ağrı, parestezi, paralizi) öncelikle tespit edildi.
Olguların yaralanma nedenleri 68'i (% 69.3) kesici-delici alet, 23'ü (% 23.5) ateşli silah, 6'sı (% 6.2) tam kesi, 42'sinde (% 31) parsiyel kesi, 2'sinde (% 2) kontüzyon, 1'inde (% 1) pseudo anevrizma mevcuttu. Yaralanmalar 47'sinde (% 47.9) alt ekstremitede, 40'ında (% 40.8) üst ekstremitede, 9'unda (% 9.2) karında, 2'sinde (% 2.1) baş ve boyunda idi. Tedavi olarak 42'sinde (% 32.8) damar ligasyonu, 35'inde (% 26.5) uç uca anastomoz, 27'sinde (% 20.5) safen ven grefti ile interpozisyon, 26'sında (% 19.5) primer lateral reperasyon, 2'sinde (% 1.5) sentetik greft ile interpozisyon uygulandı. Serimizde mortalitemiz % 8.1 (8 hasta) ve ekstremite kurtarılma oranımız % 95.9 (94 ekstremite)dur.
Sonuç olarak genel cerrahi kliniklerine gelen bu olguların teşhis ve tedavisi bu kliniklerce mutlaka yapılmalıdır. Hastayı sevk etmek için uğraşmak ve tedavide gecikmek ekstremite kaybına yol açabilir.
Anahtar kelime: Damar yaralanması.

Vascular injuries
Background and design: In between January 1990-May 1995 98 vascular injuries admitted to the Kartal Training and Research Hospital Surgical Clinics. Our aim is to emphisize that the diagnosis and treatment of vascular injuries seen frequently in our local region must be performed by general surgeons.
Methods: Four of the patients were female '4.1%) and 94 were male (95.9 %). The youngest are was 3 years old and the oldest was 55 with a mean age of 26. The vascular injuries interned in our hospital time of onset, causative factor, local and general signs. Presence of "6P" sign (pulseless, pale, pain, paresthesia, paralysia, palor) were established priorly.
Results: The injuries were releated to penetrating deviced in (69.3 %), gun shots in 23 (23.5 %) blunt trauma in 6 (6.2 %) and iatrojenic in 1 (1 %). Total laceration, partial laceration, contusion and pseudo aneurism were 87 (66 %), 42 (31 %), 2 (2 %) and 1 (1 %) respectively. The localizations of injuries were 47 (47.9 %) in lower limbs, 40 (40.8 %) in upper limbs and 9 (9.2 %) in abdomen, 2 (2 %) head and neck. In 42 patients interposition with venous graft, in 26 (19.5 %) primary lateral reperation, in 2(7.5 %) interposition with sentetic greft were performed. Mortality rate of our series is 8.1 %(8 patients) and lower extremity salvage is 95.9% (94 limbs).
Conclusion: As a result the patients admetted to the emergency wards of general surgery clinic with vascular injuries must be treated in these centres. Attempt to transport the patients to an distant vascular surgery department with cause delay in treatment and may cause extremity and organ lost.
Key word: Vascular injury.



FİBRÖZ DİSPLAZİ
Gülnur Tokuç, Rejin Kebudi, Canan Alatlı, İnci Ayan

Fibröz displazi, fibröosseöz metaplazi ile karakterize nadir bir hamartomatöz kemik değişikliğidir. Monoostotik olanlar poliostotik olanlardan daha sık görülür. Primer kemik tümörlerinin % 1'idir. Olguların % 85'i 30 yaşın altında olup, 2 yaş altında nadirdir. Monoostotik hastalık tesadüfen ya da ağrı, şişlik ve patolojik fraktür sonucu saptanır. Poliostotik olan ise genellikle ekstaskeletal anomalilerle beraberdir. Poliostotik fibröz displazili olguların % 5'inden daha azında Mc Cune-Albright sendromu görülür. En sık femur, maksilla, tibia, kosta ve ileum tutulmakla beraber patolojik fraktürlere bağlı morbiditeye yol açabilir veya yüksek gradlı fibrosarkom veya osteosarkoma transforme olabilir.
Mc Cune Albright sendromu (MCAS); poliostotik fibröz displazi, pigmente deri lekeleri (cafe au lait), puberte prekoks ve diğer hiperfonksiyonel endokrinopatilerle karakterize sporadik bir hastalık olup, nedeni bilinmemektedir.
Bu yazıda, poliostotik fibröz displazi tanısı alan ve Mc Cune Albright sendromu düşünülen bir olgu sunumu yapılmıştır.
Anahtar kelimeler:Fibröz displazi, Mc Cune Albright Sendromu.

Fibrous dysplasia
Fibrous dysplasia is an unusual hamartomatous bone disorder characterized by fibro-osseous metaplasia. Monostotic bone involvement is more common than polyostotic involvement. It constitutes 1 % of primary bone tumors. Monostotic disease can be found incidentally or associated with pain, swelling or pathological fractures. Extra-skeletal anomalies can be associated with polyostotic disease Mc Cune Albright syndrome is diagnosed in less than 5 % of the cases. Any bone may be affected, particularly femur, maxilla, tibia, ribs and ilium. It is a benign disease, but severe cases are associated with morbidity secondary to pathological fractures and it may transform into high grade fibroadenoma or osteosarcoma.
Mc Cune Albright Syndrome (MCAS) is characterised by fibrous dysplasia, cafe au lait spots, sexual precocity and other hyperfunctional endocrinopathies and its etiology is not clear.
In this paper, a case is presented with the diagnosis of polyostotic fibrous dysplasia and probably of Mc Cune Albright Syndrome.
Key words: Fibrous dysplasia, Mc Cune Albright Syndrome.



KLOROKİNE DUYARLI BİR PLASMODİUM FALCİPARUM SITMASI
Ali Mert, Fehmi Tabak, Ali Dumankar, Mehmet Soy, Erdal Polat, Ayhan Yücel, Yıldırım Aktuğlu

Plasmodium falciparum sıtması Türkiye'de çok nadir görülmektedir. Yerli ve klorokine duyarlı 22 yaşında erkek bir sıtma olgusu sunulmuştur.
Anahtar kelimeler: Klorokin, plasmodium falciparum, sıtma.

A case of chloroquine sensitive plasmodium falciparum malaria
Plasmodium falciparum malaria occurs rarely in Turkey. A 22 year old male case of domestic and chloroquine sensitive malaria is presented.
Key words: Chloroquine, plasmodium falciparum, malaria.



BİR YÜKSEK EKSTRAHEPATİK BİLİYER TÜMÖR OLGUSU VE “Y” PROTEZİ
Sadık Yıldırım, Murat Özdemir, Ali Burak Çulhaoğlu, İlyas Şahin

Esktrahepatik biliyer tümörlere yapılan paliyatif girişimlerde amaç, uzun süre tıkanmadan safra drenajı yapabilecek riski görece daha az, bir yöntemi uygulanarak daha iyi yaşam kalitesi ve daha uzun sağkalım sağlamaktır.
Yüksek ekstrahepatik bir biliyer tümör olgusunda sağ, sol duktus ve safra kesesi arasına silikon "Y" protezi uygulanmış ve 12 ay süre ile izlenmiştir.
Uygulanan protez 8 ay tıkanmadan işlevini sürdürmüş ve tıkandıktan sonra uzun kolu dışarı alınarak lavajla açılmıştır. Bu girişimden sonra 4 ay daha drenaj sağlanmıştır.
Non-operatif yöntemlerle biliyer stent yerleştirilemeyen, rezektabl olmadığı operasyon esnasında belirlenmiş olan ve/veya yaşam beklentisi uzun olmayan olgularda silikon "Y" protezi uygulanabilir bir seçenektir. Non-operatif uygulanan stentlerden daha geniş çaplı olması ve silikon yapısı nedeni ile erkenden tıkanmamaktadır. Ayrıca kolay uygulanması ve her iki karaciğeri drene etmesi, mültiperfore olması nedeni ile hem internal hem eksternal drenaj yapılabilmesi diğer önemli üstünlükleridir.
Bu yazıda yüksek biliyer malin obstrüksiyonlu bir olguya uygulanan "Y"protezi ve geç izlem sonucu bildirilmiştir.
Anahtar kelimeler: "Y" protezi, yüksek ekstrahepatik biliyer tümör.

A high extrahepatic biliary tumor case and “Y” protheses
Introduction: The objective of palliative intervention to extrahepatic biliary tumors is to provide relatively better survival and quality of life by applying relatively less compromising technic to achieve long lasting patency conduit the bile.
Method: A silicon "Y" prostheses was placed between right and left biliary ducts and gallbladder of a patient with high extrahepatic biliary obstruction and followed up for 12 months.
Results: The prostheses functioned for 8 months, and after this period the tip was exteriozed and obstruction cleared by lavage which ensured patency for 4 more months.
Discussion: Silicone "Y"prostheses seems to be an alternative for the patients, in whom non-operative stening of the biliary ducts were unsuccessful, the irresistability of whom was determined operatively and/or survival of whom was relatively short. Having larger diameter compared to non-operative stents, silicone property prevents its early clogging. Furthermore, its easy application, draining of both liver lobes constitutes other advanteges of this prostheses.
Conclusion:Herein we present a patient with high biliary malignant obstruction to whom a silicone "Y" prostheses applied relatively late follow up results.
Key words: "Y" protheses, high extrahepatic biliary tumor.



SÜRRENAL KORTEKS KARSİNOMU (2 OLGU NEDENİYLE HİSTOPATOLOJİK İNCELEME)
Pervin Dürer, Zeynep Algün, Şerife Başaran, Faruk Atay, Ekrem Algün, Gülay Akalın

Sürrenal korteks karsinomu son derece nadir görülen malin bir tümördür. Bu tümör tüm yaş gruplarında görülebilir, klinik olarak fonksiyonel ya da non-fonksiyonel olabilir. Fonksiyonel sürrenal korteks karsinomu sıklıkla kadınlarda görülmektedir.
Bu makalede klinikte Cushing's sendromu ve virilizasyon bulguları gösteren 2 sürrenal korteks karsinomu olgusu sunulmuştur.
Anahtar kelimeler: Sürrenal korteks sendromu, Cushing's sendromu.

Adrenal cortical carcinoma
Adrenal cortical carcinoma is a rare malignant tumor. All age groups may be affected. Patients may seek for medical attention because of the consequences of the endocrinologically hyperfunctioning tumor or the tumor may be non-functional. Functioning tumors are encountered more often in women than in men.
In this report, we present two cases suffering from Cushing's syndrome and virilization whom we diagnosed to as having adrenal cortical corcinoma.
Key words: Adrenal cortical carcinoma, Cushing's syndrome.



İMMÜN TROMBOSİTOPENİ İLE SEYREDEN BİR BRUSELLOZ OLGUSU
Meral Akdoğan, Yesari Karter, Teoman Soysal, Adnan Yaldıran, Ferda Soysal, Ali Dumankar, Hilal Akı, Fikret Sipahioğlu, Esin Öztürk

Bruselloz olgularında trombositopeni görülebilir. Bu splenomegali ve buna bağlı gelişen hipersplenizme, yaygın damar içi pıhtılaşmasına (DIC), kemik iliğinde megakaryosit hipoplazisine, nadiren de trombositopenilerin immun yıkımına bağlı olabilir.
Yaklaşık altı haftalık halsizlik, terleme öyküsünü takiben burun ve dişeti kanaması ve daha çok bacaklarda belirgin kırmızı deri döküntüsü nedeniyle kliniğimize yatırılan 22 yaşındaki erkek hastanın trombosit sayısı 9.109/L bulundu. Splenomegalisi olmayan hastanın kemik iliği aspirasyonunda belirgin megakaryosit artışı vardı. İmmun trombositopeni düşünülen hastaya kortikosteroid tedavi başlandı ve tedavinin 10. gününde trombosit sayısı 53x109/L'ye çıktı. Wright aglütinasyon testinin 1/1280'lik titrede pozitif bulunması üzerine yapılan kemik iligi biyopsisinde megakaryosit artışıyla birlikte granulom infiltrasyonu görüldü. Kemik iliği kültüründe B mellitensis üredi. Steroid tedavisine ilave olarak doksisiklin ve rifampisinden oluşan kombine tedavi başlandı. Trombosit sayısı kortikosteroid tedavinin 20. gününde 224x109/L'e çıktı. Antibiyoterapi alt hafta sürdürüldü ve steroid azaltılarak kesildi.
Bu olgu brusellozun nadiren immun trombositopeniye neden olması sebebiyle literatür bulguları ışığında irdelendi.
Anahtar kelimeler: Bruselloz, immun trombositopeni.

Immunthrombocytopenia related to brucellosis
Background: Brucellosis has been shown to be associated with thrombocytopenia. Thrombocytopenia in Brucellosis may have varying etiologies:Hypersplenism due to splenic enlargement, disseminated intravascular coagulopathy (DIC), the hypoplasia of megakaryocytes in bone marrow, and very rarely, immunologic destruction of plateles as it is in our case.
Observation: The 22 yr-old male was admitted to the department of general medicine with the complications of gingival bledding and red skin lesions, especially on his legs that occured following a period of fatigue and sweating. His platelet count was 9x109/L. Spleen was not enlarged, and megakaryocytes were found to be increased in bone marrow aspiration. Corticosteroid treatment was started with the diagnosis of immun thrombocytopenia. In the tenth day of treatment, platelet count rose to 53x109/L. As the Wright agglutination test was reported to be positive at the titer of 1/1280, bone marrow biopsy was performed: Megakaryocytes were increased and the marrow was infiltrated by granulomas. Brucella mellitensis grew in bone marrow culture. Doxycyclin and rifampin together with corticosteroids were administered. The platelet count rose to 240x109/L on the twentieth day of the therapy. Corticosteroids was discontinued with tapering in three weeks, and antibiotics were continued for six weeks.
Conclusion: We, herein, descibred a case of immune thrombocytopenia associated with brucellosis which is known to be a very rare event.
Key words: Brucellosis, immun thrombocytopenia



PENİS STRANGÜLASYONU: İKİ OLGU BİLDİRİSİ
Leon Saporta, Muammer Kendirci, Gürol Başaran, Cengiz Miroğlu

Herhangi bir nesneye bağlı penis strangülasyonu nadir görülen bir klinik antite olup geç kalındığında veya yanlış tanı konulduğunda üretro-kutanöz fistül glansta nekroz, total veya parsiyel penis ampütasyonları gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Burada; ip ve saç teline bağlı gelişen 2 penis strangülasyonu olgusu sunulmakta, etyopatogenez ve tedavi seçenekleri gözden geçirilmektedir.
Anahtar kelimeler: Penis strangülasyonu.

Penile strangulation: Two case reports
Incarceration or strangulation of the penis by an encircling object is an uncommon clinical entity with severe potential complications, such as urethrocutaneous fistulas, necrosis of the glans and partial or complete amputation of the glans in misdiagnosed or delayed cases.
We report two boys with tourniquet injury to the penis secondary to a strand of sewing cotton and hair. We also look over the etiology and treatment options of penile strangulations.
Key words: Penile strangulation.