İstanbul Tabip Odası - Klinik Gelişim Dergisi
Cilt 9 / No: 12 / Aralık 1996

56 AKUT ROMATİZMAL ATEŞLİ OLGUNUN RETROSPEKTİF İNCELENMESİ
Armağan Tuğrul, Dilek Tucer, Gültaç Özbay, Hüseyin Özer, Alper Aslan, Muzaffer Demir

POLİKİSTİK OVER SENDROMUNUN TEDAVİSİNDE SİPROTERON ASETAT VE ETİNİL ÖSTRADİOL KOMBİNASYONUNUN İNSÜLİN DUYARLILIĞI, LİPİD PROFİLİ, GLİKOZ TOLERANSI VE KAN BASINCI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Özer Açbay, Sadi Gündoğdu

MEDÜLLER TİROİD KANSERİNİN TANI VE TEDAVİSİNDE DEĞİŞEN YAKLAŞIMIMIZ
Mete Düren, Ebru Alkan, Özer Açbay, Bedii Kanmaz Yusuf Bükey, Kadri Kahraman, Günay Girişken, Sadi Gündoğdu, Çetin Önsel, Hüsrev Hatemi

ATRİUM FİBRİLASYONU VE SUPRAVENTRİKÜLER TAŞİKARDİLERİN AKUT TEDAVİSİNDE İNTRAVENÖZ DİLTİAZEM VE VERAPAMİLİN ETKİNLİĞİ
Okan Erdoğan, Işıl Bavunoğlu, Beyhan Eryonucu

TİVA’DA KETAMİN+PROPOFOL VE KETAMİN+MİDAZOLAM KOMBİNASYONLARININ KARŞILAŞTIRILMASI
Fatih Altıntaş, Refika Kumbasar, Demet Göğüş, Bora Aykaç

ENDOBRONŞİYAL TÜBERKÜLOZ OLGULARININ RETROSPEKTİF İNCELENMESİ
Attila Saygı, Filiz Süngün, Benan Çağlayan, Mesut Güder, Özlen Tümer, Erhan Zor, Gül Keçecioğlu, Nurten Kazgöl, İbrahim Öztek

SİSTEMİK HİPERTANSİYONDA KARDİYOVASKÜLER RİSKTE AZALMA ÜZERİNE ÇEŞİTLİ TEDAVİ ŞEKİLLERİNİN ETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI
Aydın Tunçkale, Yesari Karter, Selçuk Köksal, Ethem Erginöz, Adnan Yıldıran, Fikret Sipahioğlu, Esin Öztürk

KONJENİTAL PROTEİN C EKSİKLİĞİ VE NEONATAL PURPURA FULMİNANS
Bahri Ermiş, Asuman Çoban, Gülay Can

KOR PULMONALE PATOFİZYOLOJİ VE TEDAVİSİ
William MacNee

İRKİLME SENDROMLARI
İsmail Küçükali, Nalan Solakoğlu, Dursun Kırbaş



56 AKUT ROMATİZMAL ATEŞLİ OLGUNUN RETROSPEKTİF İNCELENMESİ
Armağan Tuğrul, Dilek Tucer, Gültaç Özbay, Hüseyin Özer, Alper Aslan, Muzaffer Demir

Akut romatizmal ateş (ARA) gerek ülkemizde, gerekse gelişmekte olan diğer ülkelerde sosyoekonomik faktörlerin ve streptokok profilaksisinin önemli rol oynadığı bir hastalıktır.
Biz de Jones kriterlerine göre tanısı konan 56 ARAolgusunu retrospektif olarak inceledik. Olgularımız, yaş ortalaması 24.9±11.0 olan 26 kadın, 30 erkek idi. Major bulgulardan poliartritisi % 87.5, karditisi % 69.9, kardiyomegaliyi % 10.7, konjestif kalp yetersizliğini (KKY) % 21.4, eritema marginatumu % 12.5, Sydenham koreasını % 1.8; minor bulgulardan ateşi % 51.7, artraljiyi % 82.1, eski ARA anamnezini % 12.5, eski romatizmal kapak hastalığını % 19.6, sedimentasyon yüksekliğini (>20 mm/saat) % 96.4, CRPpozitifliğini 85.7, ASO yüksekliğini (>250 Todd Ü) % 75, P-R uzamasını % 16.1, boğaz kültüründe ? hemolitik streptokok üremesini % 26.7 sıklığında bulduk.
Ülkemiz koşulları göz önüne alındığında, ARAprofilaksisine gereken önemin verilmesi ve özellikle 15 yaşından sonra da kardit atağı geçirenlerde ömür boyu profilaksinin gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Anahtar kelimeler:Akut romatizmal ateş, karditis, artrit, romatizmal kalp hastalığı, sekonder profilaksi.

The retrospective investigation of 56 acute rheumatic fever patients
Background: Acute rheumatic fever is a disease which is related to socioeconomic factors and its secondary prophylaxis is important both in our country and in the developing countries.
Study design: We have investigated retrospectively 56 patients who were diagnosed as rheumatic fever according to Jones criterias. Our study population was consisted of 56 patients (26 female, 30 male) and the age range was 12-65 years (mean 24.9±11.0). We found major manifestations which were polyarthritis in 87.5 %, carditis in 69.6 %, cardiomegaly in 10.7%, congestive heart failure in 21.4 %, erythema marginatum in 12.5 %, Sydenheim chorea in 1.8 % and minor manifestations which were fever in 51.7 %, arthralgia in 82.1 %, previous rheumatic fever in 12.5 %, previous rheumatic heart diseases in 19.6%, elevation of the erythrocyte sedimantation rate from 20 mm/h in 96.4 %, positive test for C-reactive protein in 85.7 %, elevation of ASO titers more than 250 units in 75, P-R prolongation in 16.1 %, throat culture positivity for group A streptococcus in 26.7 %.
Result: We consider that the secondary acute rheumatic fever prophylaxis must be carried out for all their lives who had experienced rheumatic carditis attack after fiteen years.
Key words:Acute rheumatic fever, carditis, arthritis, Sydenheim chorea, rheumatic heart disease, secondary prophylaxis.



POLİKİSTİK OVER SENDROMUNUN TEDAVİSİNDE SİPROTERON ASETAT VE ETİNİL ÖSTRADİOL KOMBİNASYONUNUN İNSÜLİN DUYARLILIĞI, LİPİD PROFİLİ, GLİKOZ TOLERANSI VE KAN BASINCI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Özer Açbay, Sadi Gündoğdu

Hiperandrojenemi tedavisinde yaygın olarak kullanılmakta olan siproteron asetat+etinil östradiol kombinasyonunun periferik insülin direnci, glikoz toleransı, serum lipidleri ve kan basıncı üzerindeki etkileri polikistik over sendromlu 28 kadın olgu [yaş (ortalama±SD): 26±5, vücut kitle indeksi: 28.8±2.3 kg/m2] üzerinde araştırıldı. İnsülin duyarlılığı intravenöz insülin tolerans testi ile değerlendirildi. Yaş, boy, vücut ağırlığı ve bel/kalça oranı yönünden eşlendirilmiş normoandrojenemik 20 sağlıklı kadın olgu ile karşılaştırıldığında polikistik over sendromlu olgularda periferik insülin direnci, serum total kolesterol, trigliserid ve LDL-kolesterol düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek, HDL-kolesterol düzeyi ise daha düşüktü. On iki aylık tedavi sonrası olguların serum serbest testosteron ve androstenedion düzeyleri anlamlı olarak azalırken (p<0.001), vücut ağırlığı (p<0.001), periferik insülin direnci (p<0.05), sistolik ve diastolik kan basınçları (p<0.05), serum total kolesterol (p<0.05) ve trigliserid (p<0.001) düzeyleri ile oral glikoz tolerans testindeki glisemi ve insülinemi alanları (p<0.01) anlamlı olarak yükseldi, HDL-kolesterol ve LDL-kolesterol düzeylerinde ise anlamlı bir değişim olmadı. Bu sonuçlar polikistik over sendromlu olgularda oral siproteron asetat+etinil östradiol kombinasyonunun hiperandrojenemiyi düzeltirken, mevcut metabolik bozuklukları daha da artırabileceğini ve kan basıncını yükseltebileceğini göstermektedir.
Anahtar kelimeler: Polikistik over sendromu, siproteron asetat+etinil östradiol, periferik insülin direnci, lipid profili, glikoz toleransı.

The effects of cyproterone acetate plus ethinyl estradiol combination on insulin sensitivity, lipid profile, glucose tolerance and blood pressure in polycystic ovary syndrome
Objective: To investigate the effects of cyproterone acetate plus ethinyl estradiol combination on insulin sensitivity, lipid profile, glucose tolerance and blood pressure in women with polycystic ovary sydrome (PCOS).
Design: Twenty-eight women [age (mean±SD): 26±5, body mass index (mean±SD): 28.8±2.3 kg/m2] with PCOS and 20 normal healthy women (control group) matched for age, weight, height and waist to hip ratio were participated in the study. Insulin sensitivity (with an intravenous insulin tolerance test), plasma glucose and insulin levels during an oral glucose tolerance test (OGTT), serum androgens and lipids were measured at baseline and after 12 months of the treatment with cyproterone acetate plus ethinyl estradiol combination.
Results: Peripheral insulin resistance, serum levels of total cholesterol, triglyceride, and LDL-cholesterol were significantly higher, whereas HDL-cholesterol were lower in PCOS group than that in the control group. After 12 months of the treatment, serum levels of free testosterone and androstenedion decreased significantly (p<0.001), whereas body weight (p<0.001), peripheral insulin resistance (p<0.05), systolic and diastolic blood pressure (p<0.05), serum levels of total cholesterol (p<0.05), triglyceride (p<0.001) and the areas under the curves (AUC) for serum glucose and insulin (p<0.01) during OGTT increased significantly. There were no significant changes in serum levels of HDL-cholesterol and LDL-cholesterol following the treatment.
Conclusion: These results show that treatment of PCOS with cyproterone acetate plus ethinyl estradiol combination improves hyperandrogenemia but deteriorates the metabolic abnormalities and increases blood pressure.
Key words: Polycystic ovary syndrome, cyproterone acetate+ethinyl estradiol, peripheral insulin resistance, lipid profile, glucose tolerance.



MEDÜLLER TİROİD KANSERİNİN TANI VE TEDAVİSİNDE DEĞİŞEN YAKLAŞIMIMIZ
Mete Düren, Ebru Alkan, Özer Açbay, Bedii Kanmaz Yusuf Bükey, Kadri Kahraman, Günay Girişken, Sadi Gündoğdu, Çetin Önsel, Hüsrev Hatemi

Bu çalışmada 1976-1996 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi, Nükleer Tıp ve İç Hastalıkları kliniklerinde tedavi ve/veya takip edilmiş 50 medüller tiroid kanserli (MTK) olgu retrospektif olarak incelenerek preoperatif tanı, uygulanan cerrahi işlem, postoperatif morbidite ve sağkalım açısından değerlendirilmişlerdir. Hastaların 39'u kadın, 11'i erkek olup, ortalama yaş kadınlar için 38.4 (18-64), erkekler için 44.7 (29-71) idi. Preoperatif dönemde ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) uygulanan 13 hastanın 12'sinde (% 92), peroperatif frozen section yapılan 4 hastada ve postoperatif dönemde 34 hastada medüller kanser tanısı konuldu. Preoperatif dönemde medüller tiroid kanseri tanısı konulan 12 hastanın 7'sinde preoperatif plazma immünoreaktif kalsitonin (CTN) ölçümü yapılmış ve normalden yüksek bulunmuştur (N: 0-42 ng/mL). 50 hastanın 23'ünde subtotal rezeksiyon, 12'sinde tamamlayıcı tiroidektomi (Tam. T) + servikal lenf nodu eksizyonu, 8'inde total tiroidektomi (TT) + servikal lenf nodu eksizyonu, 5'inde TT + santral boyun disseksiyonu (MRBD), 1'inde TT + SBD + bilateral MRBD uygulanmıştır. TT + sistematik lenf nodu disseksiyonu uygulanan 7 hastanın 3'ünde CTN ölçümü normale inmiştir. 4 hastada göreceli bir düşüş sağlanmıştır. Diğer hastalarda postoperatif dönemde CTN yüksek kalmaya devam etmiştir. Postoperatif dönemde kalıcı n. laryngeus inferior hasarı 2 hastada mevcuttur (% 4). Postoperatif kalıcı hipoparatiroidi 6 hastada mevcuttur (% 12). 50 hastanın 8'i 1996 yılına kadar takip edilebilmiştir. 1990 yılına kadar 16 hasta, 1985 yılına kadar 15, 1980 yılına kadar 11 hasta kontrole gelmiştir. Hospitalize edildikleri dönem içinde vefat eden 8 hastanın tümü uzak metastaz nedeni ile kaybedilmiştir. Hastalar tanı yöntemi, cerrahi radikalite ve postoperatif morbidite açısından 1990 öncesi dönem (37 hasta) ve 1990 sonrası dönemle (13 hasta) karşılaştırıldıklarında aralarında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulundu (p<0.05).
Sonuç olarak medüller tiroid kanserli hastalara yaklaşımımızda anlamlı değişiklikler olmuştur. MTK'li hastalarda preoperatif dönemde tanı konması için İİAB ve plazma CTN ölçümü ile minimum cerrahi işlem olarak TT + SBD öneriyoruz.
Anahtar kelimeler:Medüller tidoid kanseri, radikal cerrahi.

Our changing approach in diagnosis and treatment of medullary thyroid cancer
Background and design: In this study we retrospectively reviewed medical records of 50 patients with medullary thyroid cancer (MTC), who had been treated and/or followed in Departments of Surgery, Nuclear Medicine and Endocrinology between 1976-1996. The data were analyzed regarding preoperative diagnosis, surgical procedure, postoperative morbidity and survival.
Material, method and results: 39 female and 11 male patients were reviewed. The mean age for women 38.4 (range: 18-64) years, for men 44.7(range:29-71) years. The diagnosis of MTC was established in 12 of 13 patients with a fine needle aspiration biopsy (FNAB) preoperatively (92 %), by frozen section examination in 4 patients and by final pathological examination in 34 patients. The plasma immunoreactive calcitonin (CTN) levels were measured in 7 out of 12 patients with a preoperative diagnosis of MTC and found to be abnormal (N: 0-42 ng/mL). Concerning surgical procedures 23 patients underwent subtotal resections, 12 patients underwent completion thyroidectomy (CT) + lymph node excision, 8 petients total thyroidectomy (TT) + lymph node excision, 5 patients TT + central neck dissection (CND), one patient TT + CND + left modified radical neck dissection (MRND), one patient TT + CND + bilateral MRND. In 3 of 7 patients treated with TT and systematic lymph node dissection serum CTN levels returned to normal values, in 4 patients CTN remained high. Postoperative persistent unilateral recurrent nerve injury occurred in 2 patients (4 %), persistent hypoparathyroidism in 6 patients (12%). 8 patients have been followed up until 1996, 16 patients until 1990, 15 patients until 1985 and 11 patients only until 1980. All of 8 patients who died in the hospital were lost due to distant metastases of MTC. 13 patients who have been treated after 1990 and 37 patients before 1990 have shown significant differences (p<0.05) regarding preoperative diagnosis of MTC, radicality of surgical procedure and postoperative morbidity.
Conclusion: There has been significant changes in our approach to patients with MTC. In such patients we favor preoperative use of FNAB and plasma CTN measurements in diagnosis of MCT and TT + CND as a minimum surgical approach.
Key words:Medullary thyroid cancer, radical surgery.



ATRİUM FİBRİLASYONU VE SUPRAVENTRİKÜLER TAŞİKARDİLERİN AKUT TEDAVİSİNDE İNTRAVENÖZ DİLTİAZEM VE VERAPAMİLİN ETKİNLİĞİ
Okan Erdoğan, Işıl Bavunoğlu, Beyhan Eryonucu

Çalışmamızda, hızlı ventrikül yanıtlı atriyum fibrilasyonu (AF) ve akut supraventriküler taşikardi (SVT) olgularında intravenöz diltiazemin ve verapamilin etkinliğini ve güvenilirliğini randomize, çift kör ve karşılaştırmalı olarak araştırdık.
Çalışmaya sistolik kan basınçları 90 mmHg'nın üzerinde olan, ventrikül hızı dakikada 120' den fazla 12 AF ile 18 akut SVT olgusu olmak üzere toplam 30 olgu alındı. Diltiazem 0.25 mg/kg/3 dak. dozda, 10 dakika içinde istenilen yanıt elde edilemezse 0.35 kg/kg/3 dak. olarak tekrar verildi. Verapamil ise 0.07 mg/kg/3 dak. dozda, 10 dakika içinde yanıt oluşmazsa aynı doz tekrarlandı. Olguların başlangıç ve 1, 5, 10, 15. dakikalardaki kalp hızı ve kan basınçları ölçülerek kaydedildi. Tedaviye yanıt, AF'li olgularda kalp hızında % 20 azalma ya da dakikada 100'ün altına inmesi ya da sinüs ritmine dönüş, SVT'li olgularda sinüs ritmine dönüş olarak tespit edildi. Diltiazem ile 15 olgunun tamamında (% 100), verapamil ile 15 olgunun 13'de (% 86) arzu edilen terapötik yanıta ulaşıldı (p>0.05). Terapötik yanıtın elde edilmesi için geçen süre, diltiazemde 4±3 dk. verapamilde 4±5 dk. olarak bulundu (p>0.05). Kalp hızı ve kan basıncı değerlerinde başlangıca göre anlamlı azalma meydana getirmelerine karşın, bu iki ilaç karşılaştırıldıklarında aralarında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Verapamil iki hastada semptomatik hipotansiyona yol açtı.
Sonuçta, akut SVT ve AF'li olgularda iki ilacın da benzer terapötik etkinliğe sahip olduğu görüldü. Verapamilin sistolik kan basıncını belirgin ölçüde düşürme eğiliminden dolayı, özellikle hipotansiyona eğilimli ya da sol ventrikül sistol fonksiyon bozukluğu olanlarda diltiazemin daha güvenilir olduğu kanısına varıldı.
Anahtar kelimeler: Atriyum fibrilasyonu, supraventriküler taşikardi, diltiazem, verapamil.

Effectiveness of intravenous diltiazem and verapamil for acute treatment of atrial fibrillation and supraventricular tachycardia
Background and design:Our study evaluated the effectiveness and safety of intravenous diltiazem and verapamil for the treatment of atrial fibrillation (AF) with rapid ventricular rate and paroxysmal supraventricular tachycardia (SVT). The study was randomized, double-blind and prospective.
Methods:The study involved 18 patients with SVT and 12 patients with AF whose ventricular rate and systolic blood pressures exceeded 120/min. and 90 mmHg, respectively. The dose of diltiazem was 0.25 mg/kg/3 min. followed 10 min. later by 0.35 mg/kg/3 min. if the first dose was tolerated but ineffective. The dose of verapamil was 0.07 mg/kg/3 min. followed 10 min. later by the same dose if the first dose tolerated but ineffective. The initial and 1, 5, 10, 15. minutes heart rates and blood pressure measurements were evaluated. To reach a sinus ryhthm or a heart rate less than 100/min. or 20 % lower than the initial heart rate in AF and a sinus rythhm in SVT was accepted as the therapeutic response.
Results:All of 15 patients (100 %) treated with diltiazem and 13 (86 %)of 15 patients treated with verapamil reached the therapeutic response (p>0.05). The mean time from the start of drug infusion to the therapeutic response was 4±3 min. for diltiazem 4±5 min. for verapamil (p>0.05). Although both drugs were found effectively in reducting the heart rate and blood pressure, neither was more effective than the other (p>0.05). Additionaly, two patients treated with verapamil developed symptomatic hypotension.
Conclusions:The efficacy of both drugs in reaching the desired therapeutic response was similar. Since verapamil effectively reduced the mean systolic blood pressure, it might have caused some unwanted consequences especially in patients with hypotension and heart failure. Diltiazem could be safely used especially in that patient population.
Key words: Atrial fibrillation, supraventricular tachycardia, diltiazem, verapamil.



TİVA’DA KETAMİN+PROPOFOL VE KETAMİN+MİDAZOLAM KOMBİNASYONLARININ KARŞILAŞTIRILMASI
Fatih Altıntaş, Refika Kumbasar, Demet Göğüş, Bora Aykaç

Propofol ve narkotik analjezikler total intravenöz anestezide (TİVA) yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak hipotansiyon ve solunum depresyonu önemli bir sorun olabilir. Narkotik analjezikler yerine subhipnotik dozlarda bile güçlü bir analjezik olan ketamin kullanımını inceledik.
Bu çalışmaya ASA 1-2 grubundan 30 hasta alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. 1. gruba indüksiyon için 2 mg/kg propofol, 1 mg/kg ketamin verildi (PKgrubu). Anestezi idamesi propofol ve ketamin infüzyonları ile sağlandı. Propofol infüzyonu 10 mg/kg/saat (ilk 10 dk.), 8 mg/kg/saat (10 dk.), 6 mg/kg/saat (ameliyat süresince) ve ketamin infüzyonu 2 mg/kg/saat idi. 2. gruba indüksiyonda 0.15 mg/kg midazolam ve 1 mg/kg ketamin verildi (MK grubu). 0.15 mg/kg/saat midazolam ve 2 mg/kg/saat ketamin infüzyonu yapıldı. Ketamin, midazolam ve propofol infüzyonları sırasıyla ameliyat bitiminden 30, 15, 5 dak önce sonlandırıldı. Kan basıncı ve kalp hızı ameliyat süresince her 5 dakikada bir kaydedildi. Uyanma sırasında sözlü emirlere uyma zamanı (SEUZ) ile sözlü yanıt verme zamanı (SYVZ) kaydedildi.
Her iki grupta indüksiyonda kalp hızı değişmedi; fakat entübasyonda arttı (p<0.05). Kan basınçları indüksiyonda azaldı (p<.0001) entübasyonda ise arttı (p<0.05). PKgrubunda ameliyat süresince, istatistiksel açıdan anlamlı hemodinamik değişiklikler saptanmadı. MKgrubunda, ameliyat süresince kan basıncı kontrol değerleri ile kıyaslandığında yüksek idi. Derlenme dönemi PKgrubunda, MKgrubundan daha kısaydı (p<0.05). Ketaminin analjezik olarak TİVA'da narkotikler yerine güvenle kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Hipotansif hastalarda midazolam+ketamin kombinasyonu daha iyi bir seçenektir.
Anahtar kelimeler: Total intravenöz anestezi, propofol, ketamin, midazolam.

Comparison of ketamine+propofol and ketamine+midazolam in total intravenous anaesthesia
Background and design:Propofol and narcotics are commonly used in Total Intravenous Anaesthesia (TIVA). However, hypotension and respiratory depression may be very important problem.
We have evaluated the use of ketamine which is a potent analgesic even at subhypnotic doses instead of narcotic analgesics.
Method:Thirty patients, ASA 1-2 have been included in this study. Patients were randomly allocated in two groups, Propofol 2 mg/kg and ketamine 1 mg/kg were given to Group I (PKgroup) for induction. Anaesthesia was mainted with propofol and ketamine infusions. Propofol was infused at 10 mg/kg/h during first 10 minutes and 8 mg/kg/h second 10 minutes, and at 6 mg/kg/h during rest of the operation, ketamine infused at 2 mg/kg/h throughout the surgery. Midazolam 0.15 mg/kg and ketamine 1 mg/kg were given to Group II(MKgroup) for induction. Midazolam 0.1 mg/kg/h and ketamine 2 mg/kg/h infused. Ketamine, Midazolam and Propofol infusions were stopped at 30, 15, 5 minutes respectively before the end of surgery. Blood pressure and heart rate were recorded every 5 minutes during surgery. Time to responde to verbal command and verbal response were recorded during the recovery.
Results:Heart rate was not changed during induction but increased during intubation in both groups (p<0.05). Blood pressures were decreased during induction (p<0.001) and increased at intubation (p<0.05). During the surgery in the PK group no significant differences on hemodynamic variables were determined. In the MKgroup during surgery, blood pressures were increased compared to the control values.
In the PKgroup the recovery period were shorter when compared to MK group (p<0.05).
Conclusion:We thought that Ketamine may be used safely as analgesic in the place of narcotics. In the case of hypotensive patients Midazolam and Ketamine combination is a better choice.
Key words: Total intravenous anaesthesia, propofol, ketamine, midazolam.



ENDOBRONŞİYAL TÜBERKÜLOZ OLGULARININ RETROSPEKTİF İNCELENMESİ
Attila Saygı, Filiz Süngün, Benan Çağlayan, Mesut Güder, Özlen Tümer, Erhan Zor, Gül Keçecioğlu, Nurten Kazgöl, İbrahim Öztek

Endobronşiyal tüberküloz (EBTB)akciğer tüberkülozunun bronş stenozu, atelektazi ve sekonder pnömoni ile sonuçlanabilen ciddi bir komplikasyondur.
Merkezimize Ocak 1988-Mart 1996 tarihleri arasında yaşları 12-76 (ort: 37.6) arasında değişen 29 EBTB olgusu retrospektif incelendi. Önde gelen semptom öksürük olarak (%79) saptandı. En sık radyolojik görünüm % 62 olguda parankimal enfiltrasyondu. Bronkoskopik olarak en sık tutulum %51.7 olarak üst lob ve ana bronşta saptanırken, hiperemi ve ödem %62, bronş darlığı % 48 olguda görüldü. Direkt ARBtetkiki bronş lavajında 15 (% 51.7), balgamda 6(% 20.7) olguda müspet bulundu. Bronşiyal biyopsi 8 (% 27.6) olguda kazeifiye granülomatöz oluşum olarak sonuçlandı.
Sonuç olarak özellikle antitussif tedaviye cevap vermeyen öksürük görüldüğünde EBTB akla gelmeli ve tanı için bronkoskopi yapılarak oluşabilecek komplikasyonlar önlenebilmelidir.
Anahtar kelimeler: Endobronşial tüberküloz, bronş stenozu, atelektazi, kronik öksürük.

Retrospective analysis of endobronchial tuberculosis cases
Background:Endobronchial tuberculosis (EBTB) is a serious complication of pulmonary tuberculosis, which might result in bronchostenosis, atelectasis and secondary pneumonia.
Method:Twenty-nine patients with EBTB aged between 12-76 (mean age: 37.6)years from January 1988 to March 1996 were retrospectively investigated. The most common symptom was cough (79 %). Paranchymal infiltration was the most common roentgenographic finding (62 %). Bronchoscopically, right upper and right main bronchus were most frequently involved in 51.7%; mucosal edema and hyperemia in 62 % and bronchostenosis in 48 % were being the most common bronchoscopic findings. Staining for AFB was positive in the bronchial washings of 15 patients (51.7 %) and in the sputum samples in 6 cases (20.7%). Bronchoscopic biopsy specimens yielded caseous necrosis with granuloma formation in 8 cases (27.6%).
Conclusion:As a conclusion, EBTBshould be considered in the differential diagnosis, especially in the presence of chronic cough resistant to antitussive therapy, and bronchoscopy must be performed to prevent complications of EBTB.
Key words:Endobronchial tuberculosis, bronchostenosis, atelectasis, chronic cough.



SİSTEMİK HİPERTANSİYONDA KARDİYOVASKÜLER RİSKTE AZALMA ÜZERİNE ÇEŞİTLİ TEDAVİ ŞEKİLLERİNİN ETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI
Aydın Tunçkale, Yesari Karter, Selçuk Köksal, Ethem Erginöz, Adnan Yıldıran, Fikret Sipahioğlu, Esin Öztürk

Diyastolik kan basınçları 95 mmHg'nin üzerinde olan 209 hasta (69 erkek, 140 kadın) çalışmaya alınarak altı ayrı tedavi grubuna ayrıldı. Birinci gruba indapamid (n= 41; 10 erkek, 31 kadın), ikinci gruba nifedipin (n= 45; 17 erkek, 28 kadın), üçüncü gruba atenolol (n= 25; 6 erkek, 19 kadın), dördüncü gruba enalapril (n= 49; 18 erkek, 31 kadın), beşinci gruba indapamid ve nifedipin (n= 24; 12 erkek 12 kadın), altıncı gruba indapamid ve enalapril (n= 25; 6 erkek, 19 kadın) birlikte uygulandı. Hedef diyastolik kan basıncına ulaşıldıktan sonra tedaviye 12 hafta devam edildi. Tedavi öncesi ve sonrasında, Framingham Kalp Çalışması sonucu geliştirilen formül kullanılarak kardiyovasküler risk skorları hesaplandı. Nifedipin, enalapril, indapamid + nifedipin ve indapamid + enalapril gruplarında risk skorlarında anlamlı düşüş görülürken (p<0.05) indapamid ve atenolol gruplarında anlamlı değişiklik olmadı.
Anahtar kelimeler: Esansiyel hipertansiyon, kardiyovasküler risk skoru.

The effects of various treatment modalities diminishing the cardiovascular risks of systemic hypertension
Background and design:The impact of treating hypertension on coronary artery disease has been less than anticipated from epidemiologic studies of cardiovascular risk factors. It has been suggested that adverse effects on lipids of traditional diuretic or ? blocker regimens may diminish the potential benefits of antihypertensive therapy. The trial was designed to assess the individual patient's overall risk for coronary artery disease prospectively using the Framingham formula in our study.
Methods:209 patients (69 males, 140 females) whose diastolic blood pressure is more than 95 mmHg were included in our study and were divided into six treatment groups. To the first group (n= 41; 10 males, 31 females) indapamide, to the second group (n= 45; 17 males, 28 females) nifedipine, to the third group (n= 25; 6 males, 19 females) atenolol, to the forth group (n= 49; 18 males, 31 females) enalapril, to the fifth group (n= 24; 12 males, 12 females) indapamide + nifedipine and to the sixth group (n= 25; 6 males, 19 females) indapamide + enalapril were administered. After dose titration to goal diastolic blood pressure, patients continued treatment for a further 12 weeks. Before and after the treatment, the cardiovascular risc scores were calculated.
Results:While significant reductions were observed with nifedipine, enalapril, indapamide + nifedipine and indapamide + enalapril groups (p<0.05), there was no significant differences in indapamide and atenolol groups.
Conclusions:Calcium Channel blockers or angiotensin converting enzyme inhibitors may be considered as first-line therapy in the treatment of mild moderate hypertension.
Key words: Essential hypertension, cardiovascular risk score.



KONJENİTAL PROTEİN C EKSİKLİĞİ VE NEONATAL PURPURA FULMİNANS
Bahri Ermiş, Asuman Çoban, Gülay Can

Protein C hemostatik sistemin regülasyonunda önemli bir rol oynar. Aktive faktör V ve VIII'i inaktive eder, aynı zamanda fibrinoliz olayını uyarır. Heterozigot formu patolojik bir olayın varlığı dışında yenidoğan döneminde nadiren komplikasyonlara neden olur. Buna karşın homozigot protein C eksikliği purpura fulminans, dissemine intravasküler koagülopati, körlük, santral sinir sistemi trombozları ve yaygın venöz trombozlarla seyreder. Bu yazıda heterozigot protein C eksikliği ile konjenital kalp hastalığı birlikteliği gösteren ve neonatal purpura fulminans şeklinde ortaya çıkan bir olgu sunulmaktadır.
Anahtar kelimeler:Herediter protein C eksikliği, konjenital kalp hastalığı, neonatal purpura fulminans.

Congenital protein c deficiency and neonatal purpura fulminans
Protein C plays an important role in the regulation of hemostatic system. It inhibits activated factors V and VIII and stimulates fibrinolysis. A heterozygous deficiency of protein C rarely produces complications in newborns except in the presence of another pathologic event. In contrast, the homozygous form of protein C deficiency presents in newborns with life threatening thrombotic complications:Purpura fulminans, disseminated intravascular coagulation, central nervous system thromboses, blindness and venous thrombosis. We report a female infant who had heterozygous protein C deficiency concomitant with a congenital heart disease and clinical findings of neonatal purpura fulminans.
Key words:Hereditary protein C deficiency, congenital heart disease, neonatal purpura fulminans.



İRKİLME SENDROMLARI
İsmail Küçükali, Nalan Solakoğlu, Dursun Kırbaş

İnsanlardaki işitsel irkilme refleksi ve irkilme sendromları bu konudaki literatür gözden geçirilerek tarandı. Temel bilgiler kullanılarak, geçmişte "irkilme" terimiyle ifade edilen sendromun tipleri tartışılarak değerlendirildi.
Anahtar kelimeler: İrkilme sendromu, işitsel refleks.

Startley Syndromes
The normal human audiogenic startle reflex and startle syndromes are defined from a review of the literature. The basic knowledge is used to evaluate critically a variety of syndromes loosely termed "startle"in the past.
Key words: Startle syndrome, audiogenic reflex.