Cilt 10 / No: 3 - 4 / Mart - Nisan 1997

İSKEMİK HASARLI RENAL ALLOGRAFTIN DEĞERLENDİRİLMESİNDE PERFÜZYON PARAMETRELERİ İLE HİSTOPATOLOJİK BULGULARIN KARŞILAŞTIRILMASI (DENEYSEL ÇALIŞMA)
Akif Memmedoğlu, Caner Arslan, Gülşen Özbay

AKUT İSKEMİK İLK İNMELİ OLGULARDA ASEMPTOMATİK İNFARKT SIKLIK, LOKALİZASYON VE RİSK FAKTÖRLERİ
Göksel Bakaç, İsmail Küçükali, Günay Gül, Bahar Demirbağ, Tufan Acuner, Demet Yandım, Nural Bekiroğlu, Dursun Kırbaş

BACAK EGZERSİZLERİNİN KARDİYOVASKÜLER PARAMETRELER ÜZERİNE ETKİSİ
Zeynep Yıldız Akgün, Kenan Akgün, Şafak Sahir Karamehmetoğlu, Hayrunnisa Çavuşoğlu

POLİSİTEMİA VERA’DA REKOMBİNANT İNTERFERON- ALFA’NIN ETKİNLİĞİ
Ahmet Öztürk, Alp Günay, Necdet Üskent

UNSTABLE VE STABLE ANGİNA PEKTORİSLİ OLGULARDA KORONER ANJİYOPLASTİNİN İKİ SENELİK KLİNİK SONUÇLARININ KARŞILAŞTIRILMASI
Mehtap Şişman, Öner Engin, Coşkun Pınar, Neşe Çam, Osman Bolca, Suat Altınmakas, Aydın Çağıl, Tezer Ulusoy

DÜŞÜK ANTİFOSFOLİPİD SENDROMLU GEBELER VE DÜŞÜK DOZ ASPİRİN TEDAVİSİ
Bahri Ermiş, Fahri Ovalı, Nedim Sabancı, Türkan Dağoğlu

AKUT VİRAL HEPATİT OLGULARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Ali Mert, Ali Dumankar, FehmiTabak, Mehmet Akif Büyükbeşe, Erdal Diri, Muammer Bilir, Selçuk Göksal, Erdal Kurtoğlu, İbrahim Halil Bahçecioğlu, Yıldırım Aktuğlu

HİPERTANSİYON-ATEROSKLEROZ İLİŞKİSİ
İbrahim Şahin, Muzaffer Demir, Armağan Tuğrul, Hülya Kurtuluş, Özden Vural

KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONU YAPILAN VE YÜKSEK DOZ KEMOTERAPİ ALAN HASTALARDA KALICI KATETER KULLANIMI VE KOMPLİKASYONLARI
Önder Alpdoğan T. Budak-Alpdoğan, Volkan Korten, Roger Lawrence, Mustafa Yüksel, Mahmut Bayık, Tevfik Akoğlu

POPLİTEAL ARTER ENTRAPMAN SENDROMU
Mutasım Süngün, Enver Duran, Davit Saba, Melih Us, Kaan İnan, Göğün Saygın

ARDS VE NOZOKOMİYAL PNÖMONİ ZEMİNİNDE GELİŞEN BİR “USUAL INTERSTİTİAL PNEUMONİA” (UIP) OLGUSU
Abdullah Okan, Oktay Tarhan, Müjde Soytürk Hale Akbaylar, Eyüb Sabri Uçan, Aydanur Kargı, Kadir Biberoğlu



İSKEMİK HASARLI RENAL ALLOGRAFTIN DEĞERLENDİRİLMESİNDE PERFÜZYON PARAMETRELERİ İLE HİSTOPATOLOJİK BULGULARIN KARŞILAŞTIRILMASI (DENEYSEL ÇALIŞMA)
Akif Memmedoğlu, Caner Arslan, Gülşen Özbay

Basit soğuk koruma ile yapılan kadaverik böbrek nakillerinde transplantasyon öncesi allograftın yaşam kabiliyetinin değerlendirilmesi önemli bir sorun oluşturmaktadır. Renal allograftta iskemik hasarın ve mikrosirkülasyonun değerlendirilmesinde median perfusate flow ve median intrarenal resistance gibi parametreleri histopatolojik bulgularla karşılaştıran deneysel çalışma yapıldı. Üç grup Yeni Zelanda tavşanında sıcak iskemi zamanı 0.30 ve 60 dakika olacak şekilde nefrektomi yapıldı. Euro-Collins solüsyonu ile renal perfüzyonu takiben 24 ve 48 saat hipotermik perfüzyon sonrası reperfüzyon uygulandı. Perfüzyon parametreleri ölçüldü ve ışık mikroskopisi ile histopatolojik inceleme yapıldı. Bu incelemelerde arteriollerde, glomerüler ve peritubuler kapillerde kırmızı kan hücreleri agregasyonu görüldü. Perfüzyon öncesi sıcak iskemi ile orantılı olarak eritrosit agregasyonunun ve tubuler dejenerasyonunun arttığı gözlendi. Perfüzyon sonrası Protocol Propaq 106 manometresi ile renal arterlerde ölçülen rezistansa Terminal Intrarenal rezistans adı verildi. Ölçümü basit bu parametrenin diğer perfüzyon parametreleri ve histopatolojik bulgularla korelasyon gösterdiği tesbit edildi.
Anahtar kelimeler:Renal prezervasyon, iskemik hasar, perfüzyon parametreleri, eritrosit agregasyonu.

The comparison of perfusion parameters and histopathological findings for evaluation of renal allografts with ischemic damage (an experimental study)
Background: In cadaveric renal transplantation with simple cold storage, pretransplant evaluation of allograft viability creates an important problem. To assess the degree of ischemic damage and microcirculation of the renal allograft, an experiment comparing parameters, like median perfusate flow and median intrarenal resistance, with histopathological findings was made.
Method: Kidney harvesting was performed from three groups of New Zeland rabbits by keeping warm ischemic time zero, thirty, sixty minutes for each group. Following perfusion with Euro-Collins solution and 24 and 48 hour's hypotermic preservation, perfusion was repeated. Perfusion parameters were measured and histopathological examination of the kidneys was made with light microscopy.
Results: In arterioles and gromerular and peritubular capilleries, red blood trapping of the cells was seen. It was also observed that increase of warm ischemic time aggravates the erythrocyte aggregation and tubular degeneration. Following reperfusion, resistance measured from renal arteries by Protocol Propaq 106 manometer was named as terminal intrarenal resistance.
Conclusion: It is noticeable that this simply measured parameter shows correlation with other parameters and histopathological findings.
Key words:Renal preservation, ischemic damage, perfusion parameters, erythrocytes aggregation.



AKUT İSKEMİK İLK İNMELİ OLGULARDA ASEMPTOMATİK İNFARKT SIKLIK, LOKALİZASYON VE RİSK FAKTÖRLERİ
Göksel Bakaç, İsmail Küçükali, Günay Gül, Bahar Demirbağ, Tufan Acuner, Demet Yandım, Nural Bekiroğlu, Dursun Kırbaş

Bu çalışmada akut iskemik ilk inmeli olgularda, asemptomatik infarkt sıklığı, özellikleri ve belli risk faktörlerinin asemptomatik infarktı bulunan ve bulunmayan olgularda farklılık gösterip göstermediği araştırılmıştır.
Akut iskemik ilk inmeli 147 olgu ardışık düzende prospektif olarak kaydedilerek çalışmaya alınmıştır. Asemptomatik infarktların lateralizasyon, sayı, büyüklük ve lokalizasyon özellikleri değerlendirilmiş ve asemptomatik infarktı olan ve olmayan gruplar arasında belli risk faktörleri çoklu lojistik regresyon testi ile analiz edilmiştir.
Kırkyedi olguda asemptomatik infarkt vardı. Asemptomatik infarktlar çoğunlukla birden fazla sayıda, 1.5 cm’den küçük ve subkortikal yerleşimli idi. Sadece hipertansiyonun asemptomatik infarktlı grupta anlamlı olarak (p<0.05) daha yüksek sıklıkta bulunduğu görüldü.
Anahtar kelimeler:Akut iskemik inme, asemptomatik infarkt, hipertansiyon.

Silent infarction in patients with first ever stroke: frequency, localization and risk factors
Background and purpose:We studied the frequency of asymptomatic infarction in patients with first-ever stroke and investigated whather risk factors for asymptomatic infarction differed from those without asymptomatic infarction in stroke patients.
Methods:The study was designed prospectively and included 147 consecutive patients with acute first-ever stroke. In patients with asymptomatic infarction the lateralization, size, multiplicity and topographical findings of the infarcts were determined. Specific risk factors were compared in stroke patients with and without asymptomatic infarction using multivariate logistic regression analysis.
Results and conclusion:Asymptomatic infarction was observed in 47 of the 147 patients. Asymptomatic infarcts were mostly multiple, smaller than 1.5 cm and in subcortical location. Hypertension was the sole risk factor that showed statistical significance (p<0.05) in patients with asymptomatic infarction.
Key words:Acute ischemic stroke, asymptomatic infarct, hypertension.



BACAK EGZERSİZLERİNİN KARDİYOVASKÜLER PARAMETRELER ÜZERİNE ETKİSİ
Zeynep Yıldız Akgün, Kenan Akgün, Şafak Sahir Karamehmetoğlu, Hayrunnisa Çavuşoğlu

Çalışmamızda 30 yaşın altında (18-26), 15’i spor yapan (10 erkek + 5 kadın), 15’i spor yapmayan (10 erkek + 5 kadın)olmak üzere toplam 30 sağlıklı kişiye sırtüstü pozisyonda semptomla sınırlı maksimum ergometrik test uygulanarak, değişik iş yüklerinde oluşan kardiovasküler cevaplar karşılaştırıldı. Grupların aralarında yaş, boy ve ağırlıkları açısından anlamlı bir fark yoktu. Testlere 40 watt’lık iş yüküyle işe başlanıp her 3 dakikada 40 watt arttırılarak, herhangi bir semptom ortaya çıkıncaya ya da yorgunluk oluşuncaya kadar devam edildi. En son iş yükü 200 watt idi. Ortalama test süreleri spor yapan kadın ve erkek olgularda 15 dk. olurken, spor yapmayan erkek olgularda 10.4 dk, spor yapmayan kadın olgularda 6 dk. oldu.
Teste başlamadan önce istirahat döneminde ölçülen, kalp hızı, sistolik ve diastolik kan basıncı ve double product ortalamalarının erkekler arasındaki diastolik kan basıncı ortalamaları hariç, anlamlı olarak spor yapan grupta düşük olduğu görülmüştür. Test sırasında her iş yükünde ve en son ulaşılan iş yükünde diastolik kan basıncı hariç, tüm değişkenlerin anlamlı olarak spor yapan grupta daha az bir artış gösterdiği, diastolik kan basıncının ise spor yapan grupta anlamlı olarak daha fazla düştüğü gözlenmiştir.
Test bitiminden sonraki 5 dakikalık toparlanma döneminde sistolik ve diastolik kan basınçlarının başlangıç değerlerine dönüşleri spor yapan ve yapmayan aynı cinsten olgular arasında anlamlı bir fark göstermedi. Kalp hızı ve double product’un ise başlangıç değerine dönüşünün spor yapan grupta daha çabuk olduğu görülmüştür.
Bulgularımızda spor yapan kadınve erkek olgularda istirahat döneminde ölçülen değişkenlerin daha düşük olması ve her iş yükünde artan dolaşım ihtiyacını değişkenlerde daha az bir artış ile sağlamaları, toparlanma dönemlerinin daha kısa oluşu, egzersiz sürelerinin daha uzun oluşu, kardiovasküler sistemlerin uzun süredir yaptıkları antrenman programlarına adapte olduğunu göstermektedir.
Anahtar kelimeler:Bacak egzersizleri, kardiyovasküler parametreler.

Effect of leg exercise oncardiovascular parameters
Design and method:In our study, 30 healthy subjects below 30 years (18-26)of age were tested in two groups; 15 subjects were trained (10 males, 5 females), the others were untrained persons (10 males, 5 females). Patients had comparable physical characteristics. Maximum ergometric test was applied symptom-limited in supine position; cardiovascular responses were compared at various work loads. The test started at a work load of 40 watt and were increased 40 watt every 3 minutes and the was continued until fatigue or any other symptoms arised. Maximum work load was 200 watt. Average test duration for trained male and female subwects was 15 minutes; this time period was 10.4 minutes for untrained males and 6 minutes for untrained females.
Results:Before the test, resting heart rate values, (except the diastolic blood pressure mean values) among males were found to be significantly low in the regularly trained group. During the test, at every load level and at maximum reached load the decrease in diastolic blood pressure was more in the trained group compared to the other group.
In the 5 minute recovery period after the end of the test, return of systolic and diastolic blood pressure values to the initial levels showed no significant difference between the two groups. Return of heart rate and double product values to the initial levels were faster in the regularly trained group in comparison to the other group.
Conclusion:Our findings indicate that variables measured during rest intervals of trained males and females are lower and in these subjects at all workloads, circulatory needs were met with less increases. Their recovery time was shorter and their exercise time longer and their cardiovascular system had adapted to the training programs they had been doing for a long time.
Key words:Leg exercise, cardiovascular parameters.



POLİSİTEMİA VERA’DA REKOMBİNANT İNTERFERON-ALFA’NIN ETKİNLİĞİ
Ahmet Öztürk, Alp Günay, Necdet Üskent

Polisitemia Vera Çalışma Grubu kriterlerine göre polisitemia vera tanısı konulmuş 7 hastada, rekombinant interferon-?’nın tedavideki etkinliği değerlendirildi. 6 tam yanıt ve bir kısmi yanıt izlendi. Kaşıntı olguların %80’inde (4/5)belirgin olarak geriledi. WHOkriterlerine göre grade 3-4 nefrotoksisite nedeniyle bir hastada rekombinant interferon-??kesildi. Rekombinant interferon-? tedavisiyle flebotomi gereksinimleri, MCVdeğerleri, eritrosit ve platelet sayımları, kaşıntı yakınmaları ve splenomegali de belirgin iyileşme sağlandı. Rekombinant interferon-?, polisitemia vera’da etkin bir tedavi yöntemi olarak görünmektedir.
Anahtar kelimeler:Polisitemia Vera, rekombinant interferon alfa.

Efficiacy of recombinant interferon-? in polycythemia vera
Background and design:Optimum therapy for patients with Polycthemia Vera (PV)is not established yet. Recently recombinant interferon-? has been reported to induce complete or partial hematological responses and improved PV associated pruritis in a limited number of patients with PV.
Materials and methods:Therapeutic efficacy of recombinant interferon-? has been evaluated in 7 patients with polycythemia vera, diagnosed according to the criteria of Polycythemia Vera Study Group.
Results:6 complete response and one partial responses were achieved. Pruritus significantly improved in 80 %of (4/5)the cases. Recombinant interferon-? had to be discontinued in one patient because of grade 3-4 nephrotoxicity according to WHOcriteria.
Conclusion:Recombinant interferon-? therapy significantly improved phlebotomy requirements, MCVvalues, erythrocyte and platelet counts, pruritus complaints and the degree of splenomegaly. Recombinant interferon-? seems to be an effective treatment modality for polycythaemia vera.
Key words:Polycythaemia vera, recombinant interferon-?.



UNSTABLE VE STABLE ANGİNA PEKTORİSLİ OLGULARDA KORONER ANJİYOPLASTİNİN İKİ SENELİK KLİNİK SONUÇLARININ KARŞILAŞTIRILMASI
Mehtap Şişman, Öner Engin, Coşkun Pınar, Neşe Çam, Osman Bolca, Suat Altınmakas, Aydın Çağıl, Tezer Ulusoy

Çalışmada tek damar hastalığı ve sol ventrikül sistolik fonksiyonları normal olan unstable angina pektorisli (USAP)ve stable angina pektorisli (SAP)olgularda başarılı koroner anjiyoplastinin iki senelik sonuçları karşılaştırıldı.
98 USAP’li olgunun erken dönemde %91.8’inde başarılı klinik sonuç, %5.1’inde major komplikasyon oluştu. 119 SAP’li olguda bu oranlar %92.4 ve %2.5 idi.
Ölüm, nonfatal miyokard enfarktüsü gelişmesi, koroner by-pass ameliyatı, tekrar koroner anjiyoplasti yapılması klinik takibi sonlandırdı. Bu kardiyak durumların gelişmediği olguların en az iki sene izlenebilenleri çalışmaya alındı. Erken başarılı koroner anjiyoplasti yapılan 90 USAP’li olgunun 60’ı (%66.7), 110 SAP’li olgunun 94’ü (%85.4)bu kriterlere uygundu ve çalışma gruplarını oluşturdu.
Gruplar arasında yaş, cins, hipertansiyon, diyabet, yüksek kolesterollü olgu ve sigara içimi açısından anlamlı bir fark bulunmadı. İki senelik takipte iki grupta yaşayan olgu oranları benzerdi. USAP’li grupta ölüm %1.7 nonfatal miyokard enfarktüsü %3.3, koroner by-pass ameliyatı %8.3, tekrar koroner anjiyoplasti %16.7 oranlarında görüldü. SAP’li olgularda bu oranlar sırası ile %1, %3.2, %12.8, %13.8 idi. USAP’li olguların %55’inde, SAP’li olguların %57.4’ünde iki sene sonunda kardiyak olay gelişmedi ve olgular tamamen şikayetsizdi. Ayrıca USAP’li olguların %6.7’sinde tekrar USAP, %8.3’ünde SAPoluştu. SAP’li grubun %10.6’sında tekrar SAP, %1’inde sol kalp yetmezliği oluştu.
Sonuç olarak tek damar tutulumlu ve sol ventrikül fonksiyonları normal USAP’li olgularda koroner anjiyoplastinin uzun süreli klinik takip sonuçları SAPsonuçları ile benzerdir. Uzun süreli fayda açısından sadece ilaç tedavisinin sonuçları ve riskleri dikkate alındığında koroner anjiyoplastiyi USAP’li olgularda faydalı ve emin bir tedavi yöntemi olarak uygulamak gereği ortaya çıkmaktadır.
Anahtar kelimeler:Unstable angina pektoris, stable angina pektoris, perkütan transluminal anjiyoplasti.

Comparision of two-years clinical follow up results of coronary angioplasty in patients with stable and unstable and unstable angina pectoris
The aim of the study was to compare the clinical results of coronary angioplasty in patients with unstable angina pectoris (USAP)and stable angina pectoris (SAP)having one-vessel disease and normal left ventricular systolic function.
Of the 98 patients with USAPsuccessful clinical result was achieved in 91.8%and major complication occurred in 5.1 %. Among 119 patients with SAPthese rates were 92.4 %and 2.5 %respectively.
Death, non-fatal myocardial infarction, aorto-coronary by-pass operation, coronary anjioplasty was the end point of the clinical follow-up. Patients who did not have one of these cardiac events and could be followed up at least for two years, constituted the study group. Among 90 patients with USAP, 60 patients (66.7 %)and among 110 patients with SAP94 patients (85.4 %)met these criteria.
No significant difference was observed in age, sex, hypertension, diabetes mellitus, hypercholesterolemia, and smoking between two groups. The number of the alive patients during the two years follow up period was similar. In the group with USAPthe rate of death was 1.7 %, non-fatal myocardial infarction was 3.3 %, aorto-coronary by-pass operation was 8.3 %, coronary angioplasty was 16.7 %. In patients with SAPthe rates of these events were 1 %, 3.2 %, 12.8 % and 13.8 %, respectively. In 55 %of patients with USAPand 57.4%of patients with SAPdid not develop any of the cardiac events and they were all asymptomatic. 6.7 %of the patients with USAPhad USAPand 8.3 %had SAP. 10.6 %of the patients with SAPhad SAPagain and 1 %had developed left ventricular failure.
As a result long-term follow-up results in patients with USAPwho had one-vessel disease and normal left ventricular function were similar with the results of the patients with SAP. When the results and the risks of the medical therapy was taken into consideration coronary angioplasty is a useful and safe procedure which can be performed in patients with USAP.
Key words:Unstable angina pectoris, stable angina pectoris, percutaneous transluminal angiyoplasty.



DÜŞÜK ANTİFOSFOLİPİD SENDROMLU GEBELER VE DÜŞÜK DOZ ASPİRİN TEDAVİSİ
Bahri Ermiş, Fahri Ovalı, Nedim Sabancı, Türkan Dağoğlu

Antifosfolipid sendromu, serumda antifosfolipid antikorların varlığı (lupus antikoagülan ve antikardiolipinantikorlar), tromboz, tekrarlayan abortus ve trombositopeni ile karakterize bir hastalıktır. Hastalığın iki tipi tanımlanmıştır:Primer antifosfolipid sendromunda altta yatan herhangi bir hastalık bulunmaz; sekonder antifosfolipid sendromu ise başlıca lupus olmak üzere, malinite, ilaç alımı ve bazı infeksiyonlardan sonra gözlenir.
Hastalığın tedavisinde aspirin, prednizon, heparin, immunglobulin veya bunların çeşitli kombinasyonları önerilmektedir.
Bu yazıda retrospektif olarak, serumda antikardiolipin antikorları bulunan ve tekrarlayan fetal kayıp öyküsü olan 8 gebe kadında düşük doz aspirin tedavisinin gebeler ve bunlardan doğan bebekler üzerine olan etkileri değerlendirildi. Tedavi öncesi 29 gebelikten üç canlı doğumu olan kadınlarda, tedavi sonrası tüm doğumlar canlı idi (%100). Üç olguda komplikasyon görüldü (%37). Bir bebekte intrauterin büyüme geriliği saptandı (%12.5). İki bebek preterm doğdu (%25). Bunlardan bir tanesi intraventriküler kanama sonucu kaybedildi. Hiç bir gebe ve bebekte aspirine bağlı yan etki görülmedi.
Düşük doz aspirinin tekrarlayan fetal kayıp öyküsü olan primer antifosfolipid sendromlu gebelerde etkili olduğu kanısındayız.
Anahtar kelimeler:Primer antifosfolipid sendromu, gebelik, fetal kayıp, aspirin tedavisi.

Low dose aspirin therapy for the antiphospholipid syndrome in pregnancy
The antiphospholipid syndrome (APS)is defined by the association between antiphospholipid (aPL)antibodies (lupus anticoagulant and anticardiolipin antibodies)and peculiar clinical manifestations, such as venous and arterial thrombosis, recurrent abortions and thrombocytopenia. Two forms of APShave been described:The primary APS, that occurs in the absence of any underlying disease, and secondary APS, that develops in association with another pathological condition, such as systemic lupus erythematosus (SLE), malignancy, medications, and some infections.
Treatment with aspirin, prednisone, heparin, immunglobulins, or various combinations of these drugs have been recommed in these patients.
In this report, we retrospectively assessed outcomes of 8 consecutive pregnancies who had fetal loss and anticardiolipin antibodies in the sera and were treated with low dose aspirin. Prior to therapy, the rate of live-born babies were treated with low dose aspirin. Prior to therapy, the rate of live-born babies were 10.3 %(3 of the 29 pregnancies were live-born), and after therapy, it was 100 %. Complications were seen in 37 %(3 of the 8 pregnancies). Two of them were preterm delivery (25 %), and one of them was intrauterine growth retardation (12.5 %). There were no significant adverse effects of aspirin usage to either mothers or babies.
We conclude that the treatment with low dose aspirin is effective for prevention of pregnancy losses in patients with the obstetric primary antiphospholipid syndrome.
Key words:Primary antiphospholipid syndrome, pregnancy, fetal loss, aspirin therapy.



AKUT VİRAL HEPATİT OLGULARININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Ali Mert, Ali Dumankar, FehmiTabak, Mehmet Akif Büyükbeşe, Erdal Diri, Muammer Bilir, Selçuk Göksal, Erdal Kurtoğlu, İbrahim Halil Bahçecioğlu, Yıldırım Aktuğlu

Bu çalışmada Ocak 1992-Ağustos 1996 arasında kliniğimizde izlenen 191 akut viral hepatit (AVH)olgusu etyolojik, klinik, biyokimyasal özellikleri ve prognozu yönünden ileriye dönük olarak incelendi.
HBV ve HDV göstergeleri ELISA, anti-HCV 2. kuşak ELISA, HCV-RNA PCRyöntemleriyle çalışıldı.
Olguların %30.9’una A tipi AVH, %49.7’sine Btipi AVH ve %19.4’üne ne A ne B(NANB) tipi AVH’ler tanısı konuldu. Klinik belirti ve bulgulardan; bulantı-kusma A ve Btipi AVH’de NANBhepatitine göre (p<0.001), ateş A tipi AVH’de diğer 2 gruba göre (p= 0.02), splenomegali A ve NANB tipinde Btipine göre (p= 0.01) anlamlı olarak yüksek bulundu. Gruplar arasında diğer yakınmalar ve bulgular açısından fark yoktu. A, Bve NANB hepatitlerinde ortalama ALTdüzeyleri arasında anlamlı fark yoktu. Bhepatitinde bilirubin düzeyi diğer 2 gruptan anlamlı olarak yüksekti (p= 0.002). Hastanede yatış süresi Btipi AVH’lerde diğerlerinden uzundu (p= 0.003). Biyokimyasal düzelme süresi Bhepatitinde A hepatitinden uzun bulundu (p<0.001). Serolojik olarak en az 6 ay izlenebilen 40 B tipi AVH’li olgunun 2’sinde kronikleşme saptandı. Fulminan hepatit gelişen bir Btipi AVH’li olgu iyileşti.
Sonuç olarak AVH’lerin yarısından sorumlu olan Bhepatitlerinin biyokimyasal ve klinik iyileşmelerinin daha uzun olduğu, daha ciddi seyir gösterdiği sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler:Akut viral hepatit, Etyoloji, Prognoz.

Evulation of acute viral hepatitis cases
Background and design:In this study, 191 acute viral hepatitis (AVH)cases admitted to our clinic from January 1992 to August 1996 were evaluated for their etiologic, clinical, biochemical and prognostic aspects.
Methods:Hepatitis Band Dmarkers, anti-HCVand HCV-RNA were studied by ELISA, second-generation ELISA and PCR, respectively.
Results:Ratio of type AAVH, type BAVH and noneA noneB (NANB)hepatitis was 30.9 %, 49.7%and 19.4 %, respectively. Nausea and vomiting were observed in a significant higher percentage of patients with type A and BAVHcompared with NANB hepatitis (p<0.0001). Fever was a more prevalent clinical finding with type A AVH (p= 0.02). Splenomegali was observed in a higher percentage in type A and NANB hepatitis compared with type B(p= 0.01). We did not detect any significant differance in the other symptoms and signs between the groups. There was no significant difference between ALT levels of type A, B and NANB hepatitis. Total bilirubin level was significantly higher in type Bhepatitis than other two (p= 0.002). Hospitalization time was longer for type Bhepatitis than other two (p= 0.003). Biochemical recovery time was longer in hepatitis Bthan in hepatitis A(p<0.001). Two of 40 type BAVHcases became serologically chronic during at least 6 months of follow up. One of type BAVHcases developed fulminant hepatitis, and recovered.
Conclusion:As a result it was found that type BAVHresponsible for half of all AVHcases had longer biochemical and clinical recovery time and more severe course.
Key words:Acute viral hepatitis, Etiology, Prognosis.



HİPERTANSİYON-ATEROSKLEROZ İLİŞKİSİ
İbrahim Şahin, Muzaffer Demir, Armağan Tuğrul, Hülya Kurtuluş, Özden Vural

Ateroskleroz oluşumunda endotel zedelenmesinin önemli bir faktör olduğu ve endotel zedelenmesine yol açan faktörlerin de ateroskleroz gelişimine yol açacağı düşünülmektedir. Hipertansiyon da endotel zedelenmesi yaptığından, ateroskleroz için önemli bir risk faktörü olarak düşünülmektedir. Çalışmamızda esansiyel hipertansiyonlularda, endotel zedelenmesi sonucu plazmada seviyesi yükselen fibrinojen, faktör VIII/vWF ve fibronektin seviyeleri ölçüldü ve aynı yaş grubunda normotansif sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Hipertansiyonlu grubun fibrinojen, faktör VIII/vWF ve fibronektin düzeyleri, kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek idi (p<0.05). 5 yıl ve daha uzun süreli hipertansiyonda fibrinojen ve FVIII/vWF düzeyleri kontrol grubuna oranla anlamlı olarak yüksek idi (p<0.05). 5 yıldan kısa süreli hipertansiyonlularda her iki parametre de yükseldiği halde istatistiksel anlamlılığı yoktu (p>0.05). Fibronektin düzeylerindeki yükselme, tüm hipertansiyon gruplarında anlamsız bulundu (p>0.05). Esansiyel hipertansiyonun 3 ile 5 yıl arasında endotelde büyük zedelenme yaptığı ve ateroskleroz gelişimi için önemli risk faktörü oluşturduğu sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler:Hipertansiyon, ateroskleroz, fibronektin, fibrinojen, FVIII/vWF.

The relationship between hypertension and atherosclerosis
Background and design:It’s thought that endothelial injury is an important factor in the genesis of atherosclerosis and the risk factors that predispose to endothelial injury also predispose to generation of atherosclerosis. Hypertension is an important factor for endothelial injury.
Method and results:In our study, elevated plasma levels of fibrinogen, factor VIII/vWF and fibronectin were measured in patients with essential hypertension, and these parameters were compared with those of the normotensive, healthy control group of the same age. Fibrinogen, FVIII/vWF and fibronectin levels in the hypertensive group were significantly higher than the levels of the control group (p<0.05). In patients with hypertension for 5 years or more, fibrinogen and FVIII/vWF levels were significantly higher than those of the control group (p<0.05). In patients with less than 5 years of hypertension, both of the two parameters were elevated, but had no statistical significance (p>0.05). Elevated levels of fibronectin were found not to be significant in both of the hypertansive groups (p>0.05).
Conclusion:It’s concluded that essential hypertension causes significant endothelial injury in 3 to 5 years and is an important risk factor in the generation of atherosclerosis.
Key words:Hypertension, atherosclerosis, fibronectin, fibrinogen, FVIII/vWF.



KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONU YAPILAN VE YÜKSEK DOZ KEMOTERAPİ ALAN HASTALARDA KALICI KATETER KULLANIMI VE KOMPLİKASYONLARI
Önder Alpdoğan T. Budak-Alpdoğan, Volkan Korten, Roger Lawrence, Mustafa Yüksel, Mahmut Bayık, Tevfik Akoğlu

Bu çalışmada yüksek doz kemoterapi alan ve kemik iliği nakli yapılan hastalarda kalıcı kateter kullanımı ve komplikasyonları incelenmiştir. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bölümü’nde Ocak 1989-Şubat 1996 tarihleri arasında izlenen toplam 49 hastaya, uzun dönemli tedavileri sırasında kullanılmak üzere 53 adet santral venöz kateter takıldı. Hastaların 11’ine Hickman-Broviac kateter, 41’ine Groshong kateter ve 1 hastaya ise intraport yerleştirildi. Kateterlerin 24’ü kapalı olarak Seldinger tekniği ile, 29’u ise cerrahi olarak takıldı. Kateter takılmasına bağlı olarak erken dönemde 6 hastada (%11.3)komplikasyon oluştu.
Santral venöz katetere bağlı olarak 19 (%35.8)hastada geç komplikasyonlar gelişti:Kateterle ilişkili bakteriyemi 7 olguda (%13.2), tünel ve giriş yeri infeksiyonu 5 olguda (% 9.4), kateter tıkanması 4 (%7.5)olguda ve subklavyen ven trombozu bir (%1.9)olguda gözlendi.
Toplam kateter kalış süresi 5211 gün olup, ortalama süre 98.3±97 gün olarak bulundu. Kateter infeksiyon oranı ise 0.27/100 gündü. Kateterle ilişkili bakteriyemilerin 7’sinde, kateter ucu kültürlerinde; 3 Enterobakter (%43), 2 Aureus (%28.5), 2 Pseudomonas Aeroginosa (%28.5)üredi. Tünel ve giriş yeri infeksiyonu olan hastaların 2’sinde etken gösterilemezken, 1’inde aureus ve 2’sinde epidermidis’in etken olduğu gösterildi. Kateterle ilişkili Enterobakter sepsisi olan bir hasta (%2) konakçı faktörlerininde bu dönemde kötü olması nedeniyle kaybedildi.
Santral venöz kateter takılan hastaların 1/3’ünde ciddi komplikasyonlar gelişti. Katetere bağlı olarak gelişen bakteriyemilerde gram negatif infeksiyonların çoğunlukta olduğu görüldü.
Anahtar kelimeler:Uzun dönem kalıcı kateterler, komplikasyonları, kateter bağlı infeksiyonlar.

The usage and complications of long term catheters in patients undergoing bone marrow transplantation and high dose chemotherapy
Background and design:In this study the usage and complications of long-term catheters were investigated in patients undergoing whether bone marrow transplantation or high-dose chemotherapy.
Method:In Marmara University Hospital, 53 long-term central venous catheters were placed in 49 patients between January 1989 and February 1996. Catheter types were as follows; 11 of 51 were Hickman-Broviac, 41 of them were Groshong and 1 of them was intraport. Twentyfour of the catheterizations were performed with Seldinger’s technique and the remaining 29 catheters were placed by surgery.
Results:Six early complications (11.3 %) occurred durind placement. Late catheter related complications were seen in 19 of the patients (35.8%). Catheter-related bacteriemia were defined in 7 patients (13.2 %), and tunnel or exit site infections were observed in 5 of the patients (9.4%). Other than the infections, four (7.5 %)catheter occlusion and one (1.9 %)subclavian vein thrombosis were seen.
Catheters remained in position for a total of 5211 days and the mean dwell was found as 98.3±97 days. Catheter-related infection rate per 100 catheter days was 0.27. The microorganisms isolated from catheter tips in the seven catheter-related septicemia were as follows; Enterobacter (n= 3), Pseudomonas aeruginosa (n= 2), and Staphylococcus aureus (n= 2). In tunnel and exit site infections Staphylococcus aureus was isolated in one and Staphylococcus epidermis was isolated in two infection episodes, where no microorganism could be isolated in two of the exit site infections. In one (2 %)catheter-related bacteremia with Enterobacter, the patient was lost due to infection.
One third of the catheters were removed due to severe complications.
Key words:Long-term central venous catheters, complications, catheter-related infections.



POPLİTEAL ARTER ENTRAPMAN SENDROMU
Mutasım Süngün, Enver Duran, Davit Saba, Melih Us, Kaan İnan, Göğün Saygın

Literatürde 300’den fazla olgu bildirilen, erkeklerde kadınlardan 15 kat fazla rastlanan popliteal arter entrapman sendromu (PAES)ekstremitelerde ciddi yakınmalara ve bazen iskemiye neden olabilir. PAES’nun nedeni popliteal çukurdaki popliteal arterin adele ve tendonlarla olan anormal ilişkisidir. Şüphelenilen olgularda fizik muayeneye ayağın pasif dorso fleksiyon ve aktif plantar fleksiyon hareketleri eklenmelidir. Tedavi cerrahi olup tanısı erken konan olgularda basıya neden olan adelenin, kas parçasının ya da bandın kesilmesi yeterlidir. Oklüde arterlerde ise tromboendarterektomi ve genellikle ven greft interpozisyonu gibi daha ağır cerrahi yöntemler gerekebilir.
500 m. yürümekle gelen, sağ baldıra saplanan ağrı yakınması bulunan olgumuzun, fizik muayenesinde sağ alt ekstremitede tibialis posterior ve dorsalis pedis nabızları alınamadı. Yapılan anjiografide popliteal arterde tam tıkanma saptandı ve PAEStanısıyla ameliyat planlandı. Ameliyat sırasında PAES, Tip III olarak değerlendirildi ve basıya neden olan kas parçası kesildi. Arterin oklüde segmenti yerine safen ven greft interpozisyonu yapıldı. 1 yıl sonra yapılan kontrol anjiografisinde greftin açık olduğu saptandı.
Anahtar kelimeler:PAES, popliteal arter, tuzaklanma.

Popliteal artery entrapment syndrome
There are more than 300 reported cases of PAES in the literature. This syndrome is 15 times more common in males than in females. Popliteal artery entrapment syndrome (PAES)causes severe aching complaints in extremities and may even causes ischemia. The cause of the PAES is the abnormal relationship of popliteal artery with muscles and tendons as it passes through popliteal fossa. In suspicious cases, passive dorsiflexion and active plantarflexion must be included in the physical examination. Treatment is primarily surgical. In early diagnosed cases; dissection of the obstructive part of the muscle or fibrous band will be sufficient. If the artery is occluded, radical surgical interventions such as thromboendarterectomy and venous interposition graft may be used, latter being a frequent method of choice.
Case in context had complaint of severe ache as he walked only 500 m. In physical examination, tibialis posterior and dorsalis pedis pulses of the right lower extremity were not palpable. On angiography, complete occlusion of the popliteal artery was observed and operation was planned with the diagnosis of PAES. During the operation PAES was a Type III and the obstructing parts of the muscle were incised. Saphenous vein interposition graft was used to reconstruct the site of occlusion. One year later, follow up control angiography showed a patent functional graft.
Key words:PAES, popliteal artery, entrapment.



ARDS VE NOZOKOMİYAL PNÖMONİ ZEMİNİNDE GELİŞEN BİR “USUAL INTERSTİTİAL PNEUMONİA” (UIP) OLGUSU
Abdullah Okan, Oktay Tarhan, Müjde Soytürk Hale Akbaylar,

Erişkinin sıkıntılı solunumu sendromu ve nozokomiyal pnömoni zemininde geliştiği düşünülen bir “usual interstisyel pnömoni”(UIP)olgusu sunulmuş ve tartışılmıştır. Olgu 5.5 ay süreyle respiratöre bağımlı kaldığı halde patolojik tanı sonrası uygulanan steroid tedavisinden olağanüstü yarar gördü.
Anahtarkelimeler:“Usual interstitial pneumonia”, ARDS, nozokomiyal pnömoni.

Usual interstitial pneumonia caused by ards and nosocomial pneumonia
A usual interstitial pneumonia case caused by adult respiratory distress syndrome and nosocomial pneumonia is presented and discussed. Although the patient had been respiratory-dependent for 5.5 months, after the pathologic diagnosis, she had an excellent response to the steroid treatment.
Key words:Usual interstitial pneumonia, ARDS, nosocomial pneumonia.