Cilt 10 / No: 5 - 6 / Mayıs - Haziran 1997

KRONİK HEPATİTLİ HASTALARDA SERUM SAFRA ASİDİ DÜZEYLERİ
Nilgün Erten, Şükrü Palanduz, Sezai Vatansever, Ahmet Bilge Sözen, M. Akif Karan, Cemil Taşçıoğlu, Abdülkadir Kaysı

KRONİK MİYELOİD LÖSEMİ’DE AKTİVE PROTEİN C REZİSTANSI
Ahmet Öztürk, Alp Günay, Tülin Budak, Uğur Özbek, Önder Alpdoğan, Tevfik Akoğlu, Necdet Üskent

HİPERTİROİDİ KOŞULLARINDA PROPİLTİOURASİL İLE BİRLİKTE KOLESTİRAMİN VERİLMESİNİN TİROİD HORMONLARINA ETKİSİ
Mithat Bahçeci, Melihşah Ertem, Saadet Tokluoğlu

PERFÜZYON YÖNTEMİ VE PREZERVASYON SÜRESİNE BAĞLI RENAL ALLOGRAFTTA GÖRÜLEN İSKEMİK- REPERFÜZYON HASARLARI
Akif Memmedoğlu, Ali Ulvi Önder, İsmail Seçkin, Gönül Sultuybek

DİABETİK AYAK ÜLSERİNDE TEDAVİ SONUÇLARI VE EKONOMİK AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Zeynep Oşar, Taner Damcı, Alev Yalaza, Gülser Kiper, Mücahit Özyazar, Uğur Görpe, Hasan İlkova, Nazif Bağrıaçık

İLK İNMELİ HASTALARDA RİSK FAKTÖRLERİNİN ETYOPATOJENİK İNME GRUPLARINDAKİ DAĞILIMI
Göksel Bakaç, Tufan T. Acuner, Bahar Demirbağ, Demet Yandım, İsmail Küçükali, Günay Gül, Nural Bekiroğlu, Dursun Kırbaş

YÜKSEK KOLESTEROLLÜ DİYET VE YAŞLANMANIN SIÇANLARDA LİPİD PEROKSİDASYON, ANTİOKSİAN ENZİMLER VE ATEROSKLEROZ ÜZERİNE ETKİSİ
Deniz Suna Erdinçler, Arzu Seven, Büge Öz, Gülden Candan, Çetin Demiroğlu

DONDURULMAMIŞ OTOLOG PERİFERİK KÖK HÜCRE DESTEĞİNDE YÜKSEK DOZ KEMOTERAPİ
Ahmet Öztürk, E. Gökhan Kandemir, Mustafa Yaylacı, Necdet Üskent

FONKSİYONEL TEDAVİ SIRASINDA ÖN TEMPORAL VE MESSETER KASLARININ ELEKTROMİYOGRAFİK AKTİVİTESİ
Tülin Arun, Meral Kızıltan

ADRENOMİYELONÖROPATİ
Özlem Uyar, DestinaYalçın, Hulki Forta

YENİDOĞANIN HİPOKSİK-İSKEMİK ENSEFALOPATİSİ: PATOGENEZDEN TEDAVİYE YENİ ADIMLAR
Kutluhan Yılmaz, Fahri Ovalı, Nedim Samancı, Atilla Güray, Türkan Dağoğlu



KRONİK HEPATİTLİ HASTALARDA SERUM SAFRA ASİDİ DÜZEYLERİ
Nilgün Erten, Şükrü Palanduz, Sezai Vatansever, Ahmet Bilge Sözen, M. Akif Karan, Cemil Taşçıoğlu, Abdülkadir Kaysı

Kronik hepatitli hastalarda açlık serum safra asidi düzeyleri araştırıldı. Çalışma 20 kronik hepatitli hastada yapıldı (10’u kronik Bhepatiti, 4’ü kronik C hepatiti, 3’ü otoimmün, 3’ü kriptojenik). Kontrol grubu 29 sağlıklı erişkinden oluştu. Hastaların açlık serum safra asidi düzeyi ortalaması 31.19±30.755 µmol/L, kontrol grubunun ise 4.33±2.75 µmol/Lbulundu. İkisi dışında tüm hastalarda açlık serum safra asidi düzeyi artmıştı. Sonuçlar serum safra asidi düzeylerinin kronik hepatitte de yükseldiğini göstermektedir.
Anahtar kelimeler:Serum safra asidleri, kronik hepatit.

Serum bile acid levels in chronic hepatitis
Background and design:Fasting serum bile acid levels in the patients with chronic hepatitis was investigated. Twenty patients with chronic hepatitis enrolled in the study (10 patients with chronic Bhepatitis, 4 patients with chronic C hepatitis, 3 patients with autoimmune hepatitis, and 3 patients with cryptogenic hepatitis). The control group consisted of 29 healthy adults.
Results:Average fasting serum bile acid levels of the patients and control group were 31.19±30.75 µmol/L, and 4.33±2.75 µmol/L, respectively. All of the patients except two, had increased levels of fasting bile acid.
Conclusion:The results show that fasting serum bile acid levels also increase in the patients with chronic hepatitis.
Key words:Serum bile acids, chronic hepatitis.



KRONİK MİYELOİD LÖSEMİ’DE AKTİVE PROTEİN C REZİSTANSI
Ahmet Öztürk, Alp Günay, Tülin Budak, Uğur Özbek, Önder Alpdoğan, Tevfik Akoğlu, Necdet Üskent

GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi ve Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Klinikleri’nce takip edilen 19 kronik miyeloid lösemili (KML)hasta ve 19 sağlıklı kişi çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol grubunda tam kan, rutin biyokimya, faktör VIIIdüzeyi (FVIII), aktive protein C rezistansı (APCR), ile APCRsaptananlarda faktör V Leiden mutasyonu (FVL)çalışıldı. Üç KML’li hastada APCR(%16) ve bunlardan birinde de FVL(%6)saptandı. KML’li hastalardaki APCRoranı (1.84±0.32)sağlıklı kontrol grubuna göre (2.58±0.36)düşük saptandı (p<0.001). KML’li hastalardaki FVIIIdüzeylerinin de (%158±45) kontrol grubuna göre (%101±48)yüksek olduğu izlendi (p<0.02). KML’de APCRsıklığının artmasının; klinik olarak tromboembolizme yol açmadığı, serum FVIIIdüzeyinin yüksekliğine sekonder olarak geliştiği düşünüldü.
Anahtar kelimeler:Aktive protein C rezistansı, kronik miyeloid lösemi.

Activated protein c resistance in chronic myelogenous leukemia
Background and design:The aim of this study is to investigate activated protein C resistance (APCR)in chronic myelogenous leukemia (CML).
Materials and Methods: A total of 19 consecutive patients with CMLand 19 healthy subjects were included in this study from hematology departments of GATAHaydarpaşa Training Hospital and Marmara University. Complete blood count, routine biochemical analysis, plasma factor VIII(FVIII)levels and APCRtest were performed in both groups. DNAanalysis for factor VLeiden (FVL)was performed in the cases of APCR.
Results:Three patients with CML out of 19 were APCresistant (16 %)and only one of them had FVL(6%). The APCRratios of the patients with CML(1.84±0.32)were lower than control subjects (2.58±0.36)(p<0.001). FVIIIlevels of the patients were higher than (158±45 %)the control ones (101±48 %) (p<0.02).
Conclusion:APCRis not a cause for clinical thromboembolism occured in CMLand, increased frequency of APCRin patients with CMLmay probably attributed to increased levels of FVIII.
Key words:Activated Protein C Resistance, Chronic Myelogenous Leukemia.



HİPERTİROİDİ KOŞULLARINDA PROPİLTİOURASİL İLE BİRLİKTE KOLESTİRAMİN VERİLMESİNİN TİROİD HORMONLARINA ETKİSİ
Mithat Bahçeci, Melihşah Ertem, Saadet Tokluoğlu

Graves hastalığı, Plummer hastalığı ve Marine Lenhart hastalığı tanıları konulan toplam 22 hastadan 12’sine Propiltiourasil 450 mg/gün, 10 tanesine ise aynı doz propiltiourasil’e ek olarak 16 gram/gün Kolestiramin verildi. Tedavi öncesi, tedavinin 2. haftası ve 6. haftası sonunda hastalardan kan örnekleri alınarak Total T4, Free T4, Total T3, Free T3 ve TSH ölçümleri gerçekleştirildi. Tek başına propiltiourasil verilen hastalarda tedavinin 2. haftasında TT4 ve FT4 düzeylerinde anlamlı değişim olmazken TT3 ve FT3 düzeylerinde anlamlı olarak düşme, TSHdüzeylerinde ise yükselme gözlendi. Buna karşılık kolestiramin kombinasyonu yapılan hastalarda daha tedavinin 2. haftasında tiroid hormonlarının tümü azalırken TSHdüzeylerinde anlamlı artışlar kaydedildi. Tedavinin 6. haftasına gelindiğinde her iki gruptaki Tiroid hormon azalması devam etti (p<0.001). Kolestiramin kombinasyonu yapılan hasta grubunda yalnızca propiltiourasil verilen guruba bakışla tiroid hormonlarındaki azalma anlamlı ölçüde daha fazladır (p<0.001). Hastalarda kolestiramin iyi tolere edilmekte ve tedaviyi kestirecek ölçüde bir istenmeyen etki görülmemektedir.
Sonuç olarak; 1-Propiltiourasil antitiroid ilaç olarak etkili olmakla birlikte belirli bir süre gerektirmekte, ek olarak kolestiramin verilmesi tiroid hormonlarında daha erken dönemde ve daha belirgin düşmelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. 2-Enterohepatik dolaşıma fazla geçmediği kabul edilen T3 hormonlarını da sözkonusu kombinasyonun azalttığı anlaşılmaktadır. Bu azalmadan propiltiourasilin T4’ün T3’e dönüşümünü engellemesi dışında başka mekanizmaların da sorumlu olabileceği düşünülmektedir.
Kısaltmalar:TT4=Total T4, TT3= Total T3, FT4= Free T4, FT3= Free T3, TSH= Tiroid Stimülan Hormon.
Anahtar kelimeler:Total T4, Free T4, Total T3, Free T3, TSH, Propiltiourasil, Kolestiramin.

The effect of propilthiouracil and cholestyramine combination over thyroid hormones in hyperthyroid conditions
Background and design:The present study evaluates the effectiveness of cholestyramine as an adjunctive therapy in the management of hyperthyroid diseases. 12 of 22 patients (Group I)with Graves, Plummer disease or Marine Lenhart syndrome was administered 450 mg/day Propilthiouracil and to 10 of them (Group II)additionally cholestyramine. Total T4, Free T4, Total T3, Free T3 and TSHlevels were measured before treatment, and at the second and sixth week of treatment.
Results:In Group I TT4 and FT4 levels didn’t change significantly, but TT3, FT4 and TSHlevels changed significantly at the second week of treatment. On the other hand, in Group I all of the thyroid hormone levels decreased and TSHlevels increased at the second week of treatment. At the sixth week of treatment decrement of the thyroid hormone levels continued (p<0.001). Greater decrement of thyroid hormone levels measured in Group II in comparison with Group I (p<0.001). Cholestyramine was well tolerated and didn’t cause any adverse reactions in all patients.
Conclusion:The findings indicate that; propilthiouracil is an effective drug in hyperthyroid conditions but it takes time to be effective. Adjunctive treatment with cholestyramine produces more rapid decline in thyroid hormone levels. The combination of propilthiouracil and cholestyramine produces significant decline on T3 level although small portion of it is found in enterohepatic circulation.
Key words:Total T4, Free T4, Total T3, Free T3, TSH, propilthiouracil, cholestyramine.



PERFÜZYON YÖNTEMİ VE PREZERVASYON SÜRESİNE BAĞLI RENAL ALLOGRAFTTA GÖRÜLEN İSKEMİK-REPERFÜZYON HASARLARI
Akif Memmedoğlu, Ali Ulvi Önder, İsmail Seçkin, Gönül Sultuybek

Hipotermik prezervasyon süresi uzadıkça renal allograftta iskemik hasarlar artmakta ve bunun da reperfüzyon aşamasında doku mikrosirkülasyonu üzerinde olumsuz etkisi olduğu bilinmektedir. Çalışmamızın amacı ilk dönem hafif hipotermik olmakla aşamalı yapılan perfüzyonun böbrekte iskemik-reperfüzyon hasarlar açısından etkisini elektron-mikroskopik (EM)ve biokimyasal olarak araştırmaktır.
Tavşan modelinde kontrol grubunda eksplante edilen böbreklerde klasik yöntemle (4 °C 20 dak.), 2. grupta ise aşamalı olarak (ilk 20 dak 22 °C, sonraki 10 dak ise 4 °C)perfüzyon uyguladık. 48-96 saat sonra otolog kan ile reperfüzyon yapılarak renal doku parçaları EM incelemeye alındı, dokuda lipid peroksidasyon, glutatyon düzeylerine bakıldı.
1. grupta perfüzyon sonrası eritrosit agregasyonu, ?24 saat hipotermi sonrası eritrosit aglütinasyonu ve adhezyonu görülürken, aşamalı perfüzyon uygulanan 2. grupta bu tip belirtiler yoktu, endotelium ve tubulüsler daha iyi korunmuştu. Doku lipid peroksidasyon düzeyi 2. grupta belirgin şekilde düşük, glutatyon düzeyi yüksek bulundu.
Sonuç olarak, aşamalı perfüzyonun renal allograftta hipotermiye bağlı vazospazmı ve doku kapillerinde eritrosit birikimini önleyerek prezervasyon süresine bağlı iskemik-reperfüzyon hasarları hafifletebileceği kanısına vardık.
Anahtar kelimeler:Böbrek perfüzyonu, prezervasyon, reperfüzyon, renal allograft, lipid peroksidasyon.

Ischemic-reperfusion damage of renal allograft related to perfusion method and preservation time
Background and design:It is known that as the time of hypothermic preservation prolongs, ischaemic damages on the allograft increase and at the time of reperfusion causes a negative effect on microsirculation of the renal tissue.
We aimed to investigate the effect of gradual perfusion that is mild hypothermic at the first stage for ischaemic-reperfusion damages by electron microscopic and biochemical analysis.
Method:In the rabbit model, explanted kidneys were perfused with the conventional method at 4 °C for 20 minutes in the 1st group and the gradual method at 22 °C for 10 min., then at 4 °C for the next 10 min. in the 2nd group. All kidneys were reperfused with autologous blood after 48 and 96 hours of preservation. Materials were then taken to be examined electron microscopically and to assess the level of lipid peroxidation and glutation in the renal tissue.
Results:While erythrocyte aggregation was seen soon after perfusion and erythrocyte agglutination and adhesion appeared following 24 hr or more of hypothermia in the 1st group, this finding was not encountered and the endothelium and renal tubuli were protected well in the 2nd gradual perfusion group. The level of tissue lipid peroxidation was low and the glutation level was high in the second group.
Conclusion: We concluded that gradual perfusion may lessen the ischaemic-reperfusion damages on renal allograft by preventing vasospasm due to hypothermia and accumulation of erythrocytes in renal capillaries. Key words:Renal perfusion, preservation, reperfusion, renal allograft. lipid peroxidation.



DİABETİK AYAK ÜLSERİNDE TEDAVİ SONUÇLARI VE EKONOMİK AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Zeynep Oşar, Taner Damcı, Alev Yalaza, Gülser Kiper, Mücahit Özyazar, Uğur Görpe, Hasan İlkova, Nazif Bağrıaçık

Diabetik hastada ortaya çıkan önemli komplikasyonlardan biri ayak ülserleridir. Bu çalışmada, Ocak 1995-Aralık 1996 yılları arasında bir üniversite kliniğinde diabetik ayak nedeniyle ardısıra başvuran ve yatırılarak tedavi edilen 60 olgunun klinik özelliklerinin belirlenmesi ve bir hastanın yaklaşık tedavi masrafının ortaya koyulması amaçlanmıştır. Olguların %90’ında diabetik polinöropati altta yatan nedeni oluşturmuş, %60 olgu ilerlemiş yumuşak doku infeksiyonu ve osteomiyelit ile başvurmuştur. %45 oranında kombine antimikrobiyal tedavi uygulanmış, ancak %63.3 olguda konservatif tedavi yeterli olmamış, greftleme ve ampütasyona başvurulmuştur. 5.45±4.22 hafta ortalama yatış süresi olan hastalarda, yatış süresini etkileyen tek faktörün ülserin derecesi olduğu gösterilmiştir. Opere edilen olgularda yaklaşık tedavi masrafı hasta başına 8500 Amerikan Doları’na ulaşmıştır. Nüfusun %60’ının sağlık sigortası kapsamında olmadığı ülkemiz için bu rakam oldukça yüksek düzeydedir. Diabetik ayağın en az bu kadar bir indirekt maliyeti olduğu da gözönüne alınarak, ampütasyonların önlenmesi için en etkili yol olan diabetik ayak polikliniklerinin yaygın olarak kurulması için gerekenler yapılmalıdır.
Anahtar kelimeler:Diabetik ayak ülseri, antibioterapi, ampütasyon, tedavi maliyeti.

Outcome and economic burden of treatment in diabetic foot ulcers
Background and design:Foot ulcers are among the most important problems encountered in diabetes. The present study aims at determining the cost and features of 60 randomly chosen patients hospitalized in a university hospital for diabetic foot ulcers.
Results:90 %of patients had peripheral neuropathy as the underlying factor and 60 %had advanced soft tissue infection or osteomyelitis. 45 %of patients received combined antibiotherapy and 63.3 %of cases necessitated grafting or amputation procedures. Mean hospitalization duration was 5.45±4.22 weeks, the only factor which affected this was the degree of ulcer according to the Wagner classification.
Conclusion:The cost of an individual patient who had an operation exceeded 8500 USD. This is an enormous figure especially in a country where in approximately 60 %of people are not covered by any kind of social insurance. Diabetic foot clinics which were shown to be the most effective method in preventing foot ulcers must be implemented urgently.
Key words:Diabetic foot ulcers, antibiotherapy, amputation, cost of therapy.



İLK İNMELİ HASTALARDA RİSK FAKTÖRLERİNİN ETYOPATOJENİK İNME GRUPLARINDAKİ DAĞILIMI
Göksel Bakaç, Tufan T. Acuner, Bahar Demirbağ, Demet Yandım, İsmail Küçükali, Günay Gül, Nural Bekiroğlu, Dursun Kırbaş

İskemik ve hemorajik inmenin etyopatojenezinde etkileri olduğu genel olarak kabul edilmiş belli risk faktörleri vardır. Bu çalışmada, inmenin etyopatojenik tipleri arasında risk faktörlerinin dağılım oranları araştırılmıştır. İlk kez inme geçiren 161 olgu, klinik ve laboratuvar özelliklerine göre dört etyopatojenik gruba (Büyük Damar Aterosklerozu, Kardiyoembolizm, Küçük Damar Oklüzyonu ve Hemorajik İnme)ayrıldı. Her olguda risk faktörleri araştırılıp kaydedildi. İstatistiksel analiz ile, etyopatojenik gruplar arasında risk faktörlerinin dağılım farklılığı araştırıldı. Öyküde geçici iskemik atak, hiperkolesterolemi, sigara kullanımı, yaşın elli yıl üzerinde olması, koroner arter hastalığı yönünden etyopatojenik gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hipertansiyon kardiyoembolizm grubunda, diabetes mellitus ile hemorajik inme grubunda anlamlı derecede daha az görülürken, öyküde miyokard infarktüsü ve konjestif kalp yetmezliği kardiyoembolizm grubunda anlamlı olarak daha sık bulundu.
Anahtar kelimeler:İnme, etyopatogenez, risk faktörleri.

The distribution of risk factors between etio-pathogenic subgroups in patients with first-ever stroke
Background and design:There are particular risk factors which are largely accepted to have effects in the etio-pathogenesis of ischemic and hemorrhagic stroke. In this study we aimed to evaluate the distribution of risk factors between etio-pathogenic subtypes of stroke.
Method:We classfied 161 cases with first-ever stroke in one of the four etio-pathogenic subgroups (Large Artery Atherosclerosis. Cardioembolism, Small Vessel Occlusion and Hemorrhagic Stroke)in regard with their clinical and laboratory features. We recorded the presence of particular risk factors for each case and we investigated if there was statistically significant difference in the distribution of risk factors between etio-pathogenic subgroups.
Results:We couldn’t find any significant differences for previous transient ischemic attack, hypercholesterolemia, smoking, age over 50 years and coronary artery disease between groups. Hypertension was significantly less frequent in cardioembolism, and diabetes mellitus in hemorrhagic stroke. Previous myocardial infarction and congestive heart disease were significantly more frequent in cardioembolism.
Key words:Stroke, etio-pathogenesis, risk factors.



YÜKSEK KOLESTEROLLÜ DİYET VE YAŞLANMANIN SIÇANLARDA LİPİD PEROKSİDASYON, ANTİOKSİAN ENZİMLER VE ATEROSKLEROZ ÜZERİNE ETKİSİ
Deniz Suna Erdinçler, Arzu Seven, Büge Öz, Gülden Candan, Çetin Demiroğlu

Yüksek kolesterollü diyetin ve yaşlanmanın, lipid peroksidasyon, antioksidan durum ve ateroskleroz üzerine etkisi genç (3 aylık) ve yaşlı (24 aylık) sıçanlarda araştırıldı. Çalışma grubu 10’ar sıçandan oluşan 4 gruba ayrıldı. Grup I: Standart labaratuvar yemi ile beslenen genç sıçanlar, grup II: Hiperkolesterolemik diyetle (0,4 g/sıçan/gün) beslenen genç sıçanlar, grup III: Standart labaratuvar yemi ile beslenen yaşlı sıçanlar, grup IV: Hiperkolesterolemik diyetle (0,4 g/sıçan/gün) beslenen yaşlı sıçanları içerdi. Deney sonunda, aterosklerotik değişiklikleri değerlendirmek için her sıçanın aortası çıkartıldı. Yaşlı normal diyetle beslenen sıçanlar, genç normal diyetle beslenen sıçanlarla karşılaştırıldığında kolesterol değeri yaşlı sıçanlarda anlamlı olarak yüksek (p<0,001), Tiyobarbitürik Asit Reaktif Substansı (TBARS) (0,05>p>0,02) ve glutatyon (p<0,001) seviyeleri ise anlamlı olarak düşük bulundu. Hiperkolesterolemik diyet glutatyon (p<0,001) ve süperoksit dismutaz (p<0,001) seviyelerinde anlamlı olarak artışa sebep olurken, glutatyon peroksidaz aktivitesi kolesterollü diyetle beslenen yaşlı sıçanlarda anlamlı olarak (0,05>p>0,02) düşük bulundu. Hiperkolesterolemik diyetle beslenen genç sıçanlarda glutatyon ve süperoksit dismutaz seviyeleri anlamlı olarak yüksek bulundu (0,05>p>0,02). Genç sıçanların aortalarında aterosklerotik plak görülmedi. Grup III ve IV arasında plak oluşması yönünden fark yoktu (p= 0,499). Normal diyetle beslenen genç ve yaşlı sıçanlar karşılaştırıldığında plak oluşumu yaşlı farelerde anlamlı olarak daha fazla idi (p<0,0015).
Sonuç olarak, hiperkolesterolemik diyet hem genç hem de yaşlılarda antioksidan birimlerde uyum cevabı artırdı. Aterosklerotik plak oluşumu yüksek kolesterollü diyetle beslenmeye bağlı olmaksızın yaşla ilişkili bulundu.
Anahtar kelimeler: Yaşlılık, kolesterol, ateroskleroz, peroksidasyon, antioksidanlar.

Effects of aging and hypercholesterolemic diet on lipid peroxidation, antioxidant enzymes and atherosclerosis in rats
Background and design: Effects of aging and hypercholesterolemic diet on lipid peroxidation, antioxidant status and atherosclerosis were investigated in young (3 month) and aged (24 month) rats.
Methods: The rats were divided into 4 groups of 10. Group I: Young rats receiving standart lab chow, group II: Young rats on hypercholesterolemic diet (0,4 g/rat/day), group III: Aged rats receiving standart lab chow, group IV: Aged rats on hypercholesterolemic diet (0,4 g/rat/day). The aorta of each rat was removed at the end of the protocol for assessment of atherosclerotic changes (macroscopic and microscopic).
Results: Cholesterol levels were found to be significantly high (p<0,001), Thiobarbituric acid-reactive substances (0,05>p>0,02) and glutation (p<0,001) levels significantly low in aged rats in comparison with young rats. Hypercholesterolemic diet induced significant increases in glutation (p<0,001) and superoxide dismutase (p<0,001) levels; wheras a significant decrease in glutation peroxidase activity (0,05>p>0,02) in aged rats when compared with aged rats receiving standard diet. Significantly high glutation and superoxide dismutase levels were observed in young rats receiving hypercholesterolemic diet (0,05>p>0,02) in comparison to young rats on standard diet. Atherosclerotic changes were seen only aged rats. Atherosclerotic changes in the aortas were similar in groups III and IV (p=0,499). Marked atherosclerotic plaques were observed in aged rats receiving standard diet in comparison to young rats on standard diet (p<0,001).
Conclusions: Hypercholesterolemic diet induced an adaptive response in the antioxidant components in both young and aged rats. Atherosclerotic plaque formation was found to be related with aging.
Key words: Aging, cholesterol, atherosclerosis, peroxidation, antioxidants.



DONDURULMAMIŞ OTOLOG PERİFERİK KÖK HÜCRE DESTEĞİNDE YÜKSEK DOZ KEMOTERAPİ
Ahmet Öztürk, E. Gökhan Kandemir, Mustafa Yaylacı, Necdet Üskent

Bu çalışmada standart uygulamalardan farklı olarak +4 °C’de saklanan periferik kök hücre desteğinde yüksek doz kemoterapi uygulanan hastalarda tedavi sonuçları, engrafment zamanı ve tedaviye bağlı yan etkiler incelenmiştir. Hepsi erkek ve medyan yaş 25 (21-33) olan, üç testis karsinomlu, 2 Hodgkin lenfomalı toplam 5 hastada, siklofosfamid ve G-CSF ile mobilize edilerek toplanan periferik kök hücreler +4 °C’de saklanmış ve yüksek doz ifosfamid (10 g/m2), karboplatin (600 mg/m2) ve etoposid (600 mg/m2)’den oluşan ICE protokolü sonrası hastalara reinfüze edilmiştir. En düşük lökosit sayısı medyan 7.5 (7-9) günde, trombosit için 9.5 (7-11) günde görülmüş, engrafment granülosit ve trombosit için sırasıyla medyan 14.5 (12-19)ve 18.5 (14-23) günde oluşmuştur. Toplam 5 hastadan 3’ünde tam cevap, 2’sinde kısmi cevap elde edilmiştir. Kısmi cevap alınan hastaların birinde aynı kemoterapi protokolü uygulanmış ve tam cevap sağlanmıştır. Yalnızca bir hastada febril nötropeni görülmüş, başka ciddi bir yan etki gözlenmemiştir. Dondurulmadan +4 °C’de saklanan aferez ürünü ve kemik iliğine alternatif olarak kullanılabilir.
Anahtar kelimeler:Yüksek doz kemoterapi, ICE rejimi, aferez, dondurulmamış periferik kök hücre.

High-dose chemotherapy with non-cryopreserved autologous peripheral stem cell support
Background and design:High-dose chemotherapy with autologous bone marrow or peripheral blood progenitor cell transplantation is increasingly being accepted as a potentially curative treatment modality in the salvage treatment of germ cell tumors and malignant lymphomas. We evaluated the results of high-dose chemotherapy and non-cryopreserved autologous hematopoetic rescue for patients with Hodgkin’s disease and testicular germ cell tumors.
Materials and methods:Five patients (2 Hodgkin’s disease and 3 testicular carcinoma)received high dose ifosfamide (10 g/m2, day 1), carboplatin (600 mg/m2; day 1) and etoposide (600 mg/m2, day 1) (ICE)followed by non-cryopreserved autologous peripheral stem cell transplantation. All patients were males. Median age was 25 (21-33).
Results:Three of five patients (1 Hodgkin’s disease, 2 testicular carcinoma)achieved complete remission, others achieved partial remission. Engraftment of granulocytes and platelets was achieved at a median of 14.5 (12-19)and 18.5 (14-23)days after chemotherapy, respectively. Major toxicity was myelosuppression. Only one patient experienced febrile neutropenia requiring antibiotic therapy.
Conclusion:High-dose chemotherapy followed by autologous peripheral stem cell transplantation should be considered for any patient with relapsed or refractory Hodgkin’s disease or germ cell tumors. Peripheral stem cells lead to rapid and durable engraftment after high-dose chemotherapy. Non-cryopreservative peripheral blood stem cells could be used as an alternative to cryopreserved apheresis product or bone marrow to support high-dose chemotherapy.
Key words:High-dose chemotherapy, ICE regimen, apheresis, non-cryopreserved peripheral stem cell.



FONKSİYONEL TEDAVİ SIRASINDA ÖN TEMPORAL VE MESSETER KASLARININ ELEKTROMİYOGRAFİK AKTİVİTESİ
Tülin Arun, Meral Kızıltan

Bu araştırmanın amacı, uygulanan iki farklı fonksiyonel aygıtın (Elastik bite block-E.B.B. ve Teuscher aygıtları) ön temporal ve masseter kaslarının elektromiyografik değerleri üzerindeki etkisini araştırmak ve birbiri ile karşılaştırmaktır. Araştırma büyümekte olan 30 Sınıf II Bölüm 1 maloklüzyon olgusu üzerinde yürütülmüştür. Bireyler rastgele seçilerek oluşturulan 15’er kişilik 2 gruba bölünmüştür. Birinci gruba E.B.B. aygıtı, ikinci gruba ise Teuscher aygıtı uygulanmıştır. Direkt EMG kayıtları, tedavi öncesinde ve tedavinin 3., 6. ve 12. aylarında 5 saniyelik istemli sıkma durumunda alınmıştır. Ön temporal ve masseter kaslarının aktiviteleri tedavinin tüm aşamalarında birbiriyle karşılaştırılmış, ancak iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.
Anahtar kelimeler:Sınıf II Bölüm 1, fonksiyonel tedavi, elektromiyografi.

Electromyographic activities of anterior temporal and masseter muscles during functional appliance therapy
The purpose of the present investigation was to analyze and compare electromyographically the effectiveness of two different functional appliances (Elastic bite block- E.B.B. and Teusher appliances)on the EMG values of the anterior temporal and masseter muscles. The investigation was carried on 30 growing individuals with Class II, division 1 malocclusion. Subjects were randomly divided into two groups each comprising 15 individuals. The E.B.B. appliance was used in Group 1 and Teuscher appliance was used in Group 2. Direct EMG recordings were taken before and after 3.6 and 12 months of therapy during 5-second maximal voluntry clenching in intercuspal position. Anterior temporal and masseter muscles activities of two groups were compared in each stage of treatment, no statistical significant differences were found between two groups.
Key words:Class II division 1, functional therapy, electromyography.



ADRENOMİYELONÖROPATİ
Özlem Uyar, DestinaYalçın, Hulki Forta

Adrenomiyelonöropati (AMN) Xkromozomuna bağlı resesif geçen, çok uzun zincirli yağ asidlerinin (ÇUZYA)beta oksidasyonunun defekti ile karakterize peroksizomal bir hastalıktır. Yavaş progresif spastik paraparezi ve periferik sinir tutulumuna bağlı polinöropati ile prezante olur ve birçok hastalıkla karışabilir. İki yıldan beri yavaş ilerleyen yürüme güçlüğü, ayaklarında deformite ve son aylarda beliren idrar kaçırma yakınmasıyla başvuran 27 yaşındaki erkek hastanın nörolojik muayenesinde yüksek kortikal fonksiyonları normal bulundu, kraniyal alan muayenesi normaldi, kas gücü tam olarak değerlendirildi. Alt ekstremitelerde spastisite şeklinde tonus artışı, altta derin tendon reflekslerinde artma, bilateral aşil klonusu, bilateral ekstansör taban derisi refleksi, alt ekstremite distallerinde atrofi ve derin duyu kusuru saptandı, yürüyüşü spastikti. Otonom sinir sistemi muayenesinde idrar enkontinansı dışında patoloji saptanmadı. Yavaş progresif spastik paraparezi olarak değerlendirilen hastada bu tablonun ayırıcı tanısına giren multipl skleroz. nöroanemik sendrom, folik asit eksikliğine bağlı miyelopati, HIV miyelopatisi, amiyotrofik lateral skleroz ve familyal spastik paraparezi uygun araştırma yöntemleriyle dışlandı. Yüksek ACTHdüzeyi ve serumdaki artmış C24/C22, C26/C22 oranları ile hastaya AMNtanısı kondu. Klinik olarak adrenal yetmezlik bulgusu olmamasına karşın hipotansiyon ve azalmış kıllanma adrenal tutulumu telkin eden bulgular olarak yorumlandı. Spastik paraparezi ile prezente olan erkek hastalarda ayırıcı tanıda oldukça ender görülen AMN’nin düşünülmesi gerektiği sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler:Adrenomiyelonöropati, spastik paraparezi.

Adrenomyeloneuropathy
Adrenomyeloneuropathy (AMN)is a recessive Xchromosome-linked peroxisomal disease characterized by a defect in ?-oxidation of very long chain fatty acids. It is presented by slow progressive paraparesis and polyneuropathy due to involvement of peripheral nerves. Our case was a 27-year old man who reported walking difficultly and deformity of the feet since the last two years and urinary incontinence in recent months. Upon neurological examination high cortical functions, cranial field investigation and muscle strength were normal. In lower extremities there was tonus increase presenting as spasticity, increase of deep tendon reflexes, bilateral Achilles’clonus, bilateral extensor plantar reflex, atrophy of distal parts and deep sensation loss. Gait was spastic. Investigation of autonomous nervous system was normal except urinary incontinence. The patient was diagnosed as AMNafter exclusion of multipl sclerosis, neuroanemic syndrome, myelopathy due to folic acid deficiency, HIV associated myelopathy, familial amyotrophic lateral sclerosis and familial spastic paraparesis. High level of ACTHand increased C24/C22, C26/C22 ratios were in accordance with the diagnosis. Although there was no clinical evidence of adrenal involvement hypotension and reduced hairing revealed adrenal involvement. It was concluded that in male patients presenting with spastic paraparesis AMNshould be included in differential diagnosis.
Key words:Adrenomyeloneuropathy, spastic paraparesis.



YENİDOĞANIN HİPOKSİK-İSKEMİK ENSEFALOPATİSİ: PATOGENEZDEN TEDAVİYE YENİ ADIMLAR
Kutluhan Yılmaz, Fahri Ovalı, Nedim Samancı, Atilla Güray, Türkan Dağoğlu

Yenidoğanın hipoksik iskemik ensefalopatisi, öğrenme güçlüğünden ağır nöpopsişik bozukluklara kadar varan birçok soruna yol açması nedeniyle önlenmesi ve tedavisi gündemden düşmeyen bir tablodur. Hipoksik iskemik ensefalopatinin tedavisinde şimdiye kadar glikokortikoidler, barbituratlar ve mannitol denenmesine rağmen sonuçların yüzgüldürücü olmaması nedeniyle sürekli olarak yeni tedavi yaklaşımları denenmektedir. Son yıllarda üzerinde en çok durulan tedavi yaklaşımları arasında kalsiyum kanal blokerleri, doku faktörü ve trombosit aktive edici faktöre karşı geliştirilen antikorlar, uyarıcı nörotransmitterlerin nörotoksisitesinin önlenmesi girişimleri ve antioksidan tedaviler sayılabilir. Tüm bu tedavi yaklaşımlarına rağmen en iyi tedavinin korunma olduğu unutulmamalıdır.
Anahtar kelime:Hipoksik iskemik ensefalopati.

Hypoxic ischemic encephalopathy of the newborn: new approaches in treatment
Hypoxic ischemic encephalopathy of the newborn infant is a serious disorder leading to various problems ranging from learning disorders to severe neuropsyhic disabilities. Glucocorticoids, barbiturates and mannitol have been used in the treatment of hypoxic ischemic encephalopathy, all with little success. Therefore, research for new treatment modalities is continuing. Among these new modalities, calcium channel blockers, antibodies against tissue factor and platelet activating factor, inhibition of the nerotoxicity of the stimulant neurotransmitters and antioxidant therapies have gained importance. However it should also be remembered that the best treatment is prevention.
Key word:Hypoxic ischemic encephalopaty.