İstanbul Tabip Odası - Klinik Gelişim Dergisi
Cilt 10 / No: 9 - 10 / Eylül - Ekim 1997

BİLİM VE TIP DİLİ OLARAK TÜRKÇE
Nilgün Ulusoy Bozbuğa

AŞİL TENDON RÜPTÜRLERİNİN TEDAVİSİNDE CERRAHİ TAMİR MUTLAKA GEREKLİ Mİ?
Yusuf Nergiz, M. Aydın Ketani, Feridun Çilli, Halil Bekler, Mehmet Yaldız, Berna Güney, Ayfer Şanlı

ESANSİYEL HİPERTANSİYONLU HASTALARDA MİKROALBÜMİNÜRİ GÖRÜLME SIKLIĞI
Yesari Karter, Aydın Tunçkale, Ali Tamer, Selçuk Köksal, Adnan Yıldıran, Fikret Sipahioğlu, EsinÖztürk

TİROİD NODÜLLERİNDE ULTRASONOGRAFİK VE SİNTİGRAFİK BULGULARIN PATOLOJİ İLE UYUMU
Sadık Yıldırım, Murat Atay, Adil Baykan, Alaattin Güler

ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE SERVİKAL LENFADENOPATİ
Emin Ünüvar, Fatma Oğuz, Müjgan Sıdal

KRİPTOŞİDİK ÇOCUKLARDA FARKLI İKİ HUMAN KORİONİK GONADOTROPİN (hCG) TEDAVİ PROTOKOLÜNÜN KARŞILAŞTIRILMASI
Bahri Ermiş, Rüveyda Bundak, Firdevs Baş, Cem Boneval, Feyza Darendeliler, Nurşin Saka, Hülya Günöz

YENİDOĞAN DÖNEMİNDE EPİDERMOLİZİS BÜLLOZA (DÖRT OLGU SUNUMU)
Sultan Kavuncuoğlu, E. Mahir Gülcan, Nuran Sağlık, Pınar Gülcan, Alaaddin Başöz, Haydar Öztürk

PİYOMİYOZİT SAPTANAN İKİ DİABETES MELLİTUS OLGUSU
Pınar Kadıoğlu, Ali Mert, Eşref Mesut Özer, Ertuğrul Taşan, Üstün Korugan, Hüsrev Hatemi

BİR OLGU NEDENİYLE MOYAMOYA HASTALIĞI
Mehmet İlter, Meral Özmen, Mine Çalışkan, Atilla Güray, Nur Aydınlı, Özenç Minareci

TÜBERKÜLOZ PERİTONİTTE SERUM CA 125 YÜKSELMESİ
Nüvit Duraker, Ercan Külekçi

GEÇİCİ METHEMOGLOBİNEMİLİ BİR YENİDOĞAN OLGUSU
Kutluhan Yılmaz, Metin Karaböcüoğlu, Serpil Uğur, Yusuf Büyükpınarbaşılı, Nedret Uzel

PETROZ KEMİKTEN KAYNAKLANAN BİR MEZANŞİMAL KONDROSARKOM OLGUSU
Gülnur Tokuç, Nilgün Ünal, Nusret Erdoğan, Cem Uzal, Ekrem Orbay



AŞİL TENDON RÜPTÜRLERİNİN TEDAVİSİNDE CERRAHİ TAMİR MUTLAKA GEREKLİ Mİ?
Yusuf Nergiz, M. Aydın Ketani, Feridun Çilli, Halil Bekler, Mehmet Yaldız, Berna Güney, Ayfer Şanlı

Cerrahi girişimin tıbbi nedenlerle ya da hasta isteği sonucu uygulamadığı durumlarda konservatif tedavinin sonucunun kötü olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle şu soruyu irdelemek istedik:Aşil tendon rüptürlerinde cerrahi tamir mutlaka gerekli mi?
Araştırmamızda, 21 adet erişkin Spraque-Dawley rat kullanıldı. Denekler 3 gruba bölündü. Cerrahi uygulamalardan 3 hafta sonra deney hayvanları sakrifiye edilerek aşil tendonlarına ait biopsi örnekleri alınarak kesi bölgelerindeki tamir dokuları histopatolojik yönden değerlendirmeye alındı.
I. gruptaki hayvanların aşil tendonlarında iyileşme sağlandı.
II. grupta Plantaris tendonunun bir atel gibi fonksiyon görerek immobilizasyona katkısı olduğundan tamir dokusunun çok iyi geliştiği saptandı.
III. grupta ise yine iyi bir tamir dokusu meydana geldiği buna karşın prolene karşı gelişen yabancı cisim dev hücrelerini de içeren granülasyon dokusu tesbit edildi.
Sonuç olarak, aşil tendon rüptürlerinde konservatif tedavinin cerrahi tedaviye iyi bir alternatif olabileceği kanaatine varıldı.
Anahtar kelimeler:Aşil tendonu, konservatif tedavi, cerrahi tedavi, rat.

Is it absolutely necessary to repair an achille tendon rupture by surgical treatment
Background and design:It is known that, if surgical treatment is impossible than conservative treatment must be taken into the consideration. For this reason we must discuss this question. Is it absolutely necessary to repair an achille tendon rupture by surgical treatment?
Method:In our study 21 male Spraque-Dawley rats were used. Animals were divided into three groups. Three weeks after the surgical application, the animals were sacrified under the ether anesthesia and the samples of tendons were taken. Their histopathological repair tissues were evaluated.
Results:In the first group of animals, healing in achille tendons was observed.
In the second group, plantaris tendon functioned as an athel; for this reason, it provided the immobilization. As a result, healing was observed perfectly.
In the third group, granulation tissues which included foreign body giant cells against prolen were seen.
Conclusion:These results indicated that, for reconstriction of achille tendon rupture conservative treatment is an alternative to surgical treatment.
Key words:Achille tendon, conservative treatment, surgical treatment, rat.



ESANSİYEL HİPERTANSİYONLU HASTALARDA MİKROALBÜMİNÜRİ GÖRÜLME SIKLIĞI
Yesari Karter, Aydın Tunçkale, Ali Tamer, Selçuk Köksal, Adnan Yıldıran, Fikret Sipahioğlu, EsinÖztürk

Mikroalbüminürinin diyabetli hastalarda nefropatinin erken belirleyicisi olduğu bilinmesine rağmen, bunun esansiyel hipertansiyonlu hastalardaki anlamı henüz tam olarak bilinmemektedir. Aynı zamanda esansiyel hipertansiyonlu hastalarda mikroalbüminüri görülme sıklığı da tartışmalıdır. Çalışmamızda esansiyel hipertansiyonlu, normal böbrek fonksiyonları olan 100 hasta ve 38 sağlıklı bireyde mikroalbüminüri görülme sıklığı değerlendirildi. Çalışmaya diyastolik kan basıncı 95-119 mmHg arasında olan hastalar alındı. İdrar albümin atılımı ortalaması ise hipertansif grupta 35±39 mg/gün, normotansif grupta ise 17±15 mg/gün (p<0.001)bulundu. Esansiyel hipertansiyonlu hastalarda mikroalbüminüri görülme sıklığı %29 idi. Mikroalbüminüri varlığı ile sistolik kan basıncı arasında zayıf bir korelasyon saptandı (r= 0.34, p<0.005). Mikroalbüminüri esansiyel hipertansiyonlu hastalarda gelişmesi olası nefrosklerozun belirleyicisi olabilir.
Anahtar Kelimeler:Mikroalbüminüri, esansiyel hipertansiyon.

The rate of microalbuminuria in patients with essential hypertension
Background and design:Although microalbuminuria is known to be an early predictor of nephropathy in diabetic patients it’s significancy in essential hypertensive patients is not certainly known. At the same time the rate of microalbuminuria in essential hypertensive patients is also controversial.
Methods:The rate of microalbuminuria is evaluated in 100 patients with essential hypertension and normal kidney functions and in 38 normal subjects. The patients with diastolic blood pressure between 95-119 were included in our study.
Results:In the hypertensive patients the urinary albumin excreation rate was 35±36 mg/day while it was 17±15 mg/day in normotensive subjects (p<0.001). The rate of microalbuminuria in essential hypertension group was 29%. A positive corelation was found between the existence of microalbuminuria and systolic blood pressure.
Conclusions:An increase in urinary albumin excretion rate may predict future nephrosclerosis in essential hypertension.
Key words:Microalbuminuria, essential hypertension.



TİROİD NODÜLLERİNDE ULTRASONOGRAFİK VE SİNTİGRAFİK BULGULARIN PATOLOJİ İLE UYUMU
Sadık Yıldırım, Murat Atay, Adil Baykan, Alaattin Güler

Amaç:Klinikte sıkça karşılaştığımız tiroid nodüllerin patolojisinin değerlendirilmesi gerek cerrahi önerilecek olguların, gerekse malinite riski taşıyan şüpheli lezyonların belirlenmesi yönünden önem taşımaktadır. Ultrasonografi (US)ve sintigrafi bu amaçla kullanılmaktadır. Uygulanması daha kolay olan ve her yerde bulunabilen ultrasonografi ile sintigrafinin operasyon bulgusu ve patolojilerini kendi aralarındaki uyumunu ve lineer ilişkisini belirlemek bu çalışmanın amacıdır.
Yöntem ve gereçler:Tiroidde nodülü bulunan ve operasyonuna karar verilen 72 hasta bu prospektif çalışma kapsamına alındı. Her hastaya US ve tiroid sintigrafisi (Tc-99m-Perteknetat)operasyon öncesi yapılmış, bulgular operasyon bulgusu ile karşılaştırılmıştır. Sonuçlar Pearson lineer analizi ile değerlendirilmiş uyum ve ilişki yönü saptanmıştır. USve sintigrafinin kendi aralarındaki uyum ve ilişki yönü de belirlenmiştir.
Bulgular:Sintigrafik nodülaritenin operasyon bulgusu ile uyumu %70, lineer ilişki ise r= 0.24 bulundu (p= 0.016). Ultrasonografik nodülaritenin operasyon bulgusu ile uyumu %100, lineer ilişki değeri r= 1 bulunmuştur. US’nin kist/solid bulguların patoloji ile uyumu ise %81.5 bulunmuştur. USve sintigrafinin birbirlerine uyumları ise %72.5’dir. Lineer ilişki değerinin r=0.29 olduğu saptanmıştır (p= 0.004).
Sonuç:Çalışmamızda ultrasonografinin operasyon bulgusu ile uyumu sintigrafiye göre oldukça yüksek bulunmuştur. Her yerde kolay bulunabilen birlikte aspirasyon biyopsisi yapılmasına olanak sağlayan ultrasonografi tiroidde nodülaritenin belirlenmesinde ve değerlendirilmesinde genellikle tek başına yeterli bir tanı yöntemidir.
Anahtar kelimeler:Ultrasonografi, sintigrafi, tiroid nodülü.

Correlation of ultrasonographic and scintigraphic findings with pathology in thyroid nodules
Background and design:In order to single out malignant or suspect lesions and to determine correct approach, assessment of anatomic and pathological characteristics of the thyroid nodule has utmost importance. Ultrasonography (US)and scintigraphy are frequently used for this purpose. In this study we aimed to determine the most reliable and effective modality in thyroid nodules by comparing individual imaging with operative findings and between each other. Correlation between findings concerning the procedures was also sought for.
Methods:Seventy-two patients (62 female, 10 male)with thyroid nodule(s)who where condidates for surgical approach were included to the study. All patients had thyroid ultrasonography and scintigraphy (Tc99-pertecnetate)with in 3 days prior to the operation. The results of these imagings were compared with operative pathologic findings. Correlation between USand scintigraphy was also searched using the Pearson Linear Correlation test.
Results:Correlation of scintigraphic nodularity with operative finding was 70 %, and linear relation was r= 0.24 (p= 0.016). Correlation of ultrasonographic nodularity with operative finding was 100 % and linear relation was r= 1. Correlation of solid/systic characteristics by ultrasonography with pathologic finding was 81.5 %. Correlation of scintigraphy to ultrasonography was 72.5 % and linear relation was r= 0.29 (p= 0.04).
Conclusions:Correlation of ultrasonography to operative finding was found to be significantly higher than that of scintigraphy. Ultrasonography being ubiquitous, requiring no radioactive substance and allowing aspiration biopsy is the only single imaging sufficient to assess thyroid nodularity.
Key words:Ultrasonography, scintigraphy, thyroid nodules.



ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE SERVİKAL LENFADENOPATİ
Emin Ünüvar, Fatma Oğuz, Müjgan Sıdal

Amaç:Çocukluk çağında servikal lenfadenopatinin etiyolojik nedenlerini ve karakteristik özelliklerini belirlemek.
Yöntem ve gereçler:1991-1995 yılları arasında polikliniğimizde servikal lenfadenopati tanısı alan 322 olgunun kartları retrospektif olarak incelendi. Olgularda yaş, cinsiyet, mevsim ve lenfadenopatinin seyri (akut, kronik)yanında, lenfadenopatinin büyüklüğü, yeri ve üzerindeki deride eriteminin eşlik edip etmediği belirlendi. Başlangıçta uygulanan antibiyotik tedavisine yanıt veremeyen ve 3 haftadan daha uzun süredir var olan lenfadenopatilerden alınan materyalin kültür sonuçları ve histopatolojik tanısı değerlendirildi.
Bulgular:Servikal lenfadenopati en sık 2-5 yaş grubunda görülmekteydi (%45) ve 199’u erkekti (%61.8). İlkbahar servikal lenfadenopatinin en sık görüldüğü mevsimdi (n:107, %33.3). Başvurudaki 322 olgudan, 146’sının kontrole geldiği belinlendi. İlk muayenesinde kronik olarak değerlendirilen 24 olgu dışında 42 olgunun da izlem süresinde kronikleştiği görüldü (66/146; %45). Nonspesifik antibiyotik tedavisine yanıt veren 80 (80/146, %54)olgu süpüratif lenfadenit olarak değerlendirildi. Ekzisyonel biopsi yapılan kronik olgulardan 46’sının patoloji sonuçlarına ulaşılabildi. Bu olgulardan 27’sinde kazeöz nekroz (%58.6), 13’ünde (%28.2)nonspesifik reaktif hiperplazi vardı. 5 olguda malignite (5/146, %3.4), bir olguda da kedi tırmığı hastalığı saptandı. Kronik olgular içerisinde kültür sonuçlarına ulaşılabilen 36 olgudan 28’inde (%77.7)gram pozitif koklar (metisiline duyarlı S. aureus ve S. pyogenes), 8’inde de M. tuberculosis (%22.3) izole edildi. EBV antikoru (VCA-IgM)bakılan 63 olgudan 6 tanesinde pozitifti (%9).
Sonuç:Servikal lenfadenopatilerin büyük çoğunluğu nonspesifik tedaviye yanıt veren bakteriyel lenfadenittir. Kronik olgularda ise etiyolojide gram pozitif koklar ve tüberküloz ilk sırada yer almakta, malignite ve Epstein Barr virus infeksiyonu da bunları izlemektedir. Bu veriler, kronik lenfadenopatilerde de infeksiyonların ilk sırada yer aldığını göstermesine karşın, malignitenin de azımsanmayacak kadar yüksek oranda olduğunu ve bu olgulara titizlikle yaklaşılması gerektiğini bir kez daha vurgulamaktadır.
Anahtar kelimeler:Servikal, lenfadenopati, çocuk.

Cervical lymphadenopathy in children
Aim:To evaluate etiology and characteristics of cervical lymphadenopathy in childhood.
Subject and methods:Three hundred and twenty-two cases with cervical lymphadenopathy diagnosed between 1991 and 1995 were evaluated retrospectively with respect to age, sex, season of occurence, course (acute or chronic), size and location of lymphadenopathy. Cases unresponsive to antibiotherapy and with a history of more than 3 weeks were reevaluated by culture and histopathology on biopsy.
Results:Cervical lymphadenopathy was mostly seen between 2-5 years (45%) with a male preponderance (61.8 %). Most cases were seen in the spring (n:107, 33.3 %). Of the 322 cases, 146 were followed up. Except 24 cases who were accepted as chronic in the first visit, 42 cases became chronic on follow-up (66/146; 45 %). 80 cases who were responsive to nonspecific antibiotherapy were accepted as suppurative lymphadenitis. Of the chronic cases to whom excisonal biopsy was done, the results of 46 cases were available. Among them 27 had caseous necrosis (58.6 %), 13 had nonspecific reactive hyperplasia (28.2 %) and 5 cases malignancy (5/146; 3.4 %). In one case cat scratch disease was diagnosed. Among chronic cases with available culture results 28 had gram positive cocci (77.7 %) (meticilline sensitive S. aureus, and S. pyogenes), 8 had M. tuberculosis (22.3 %). EBV-VCAIgMwas positive in 6 patients out of 63 (9%).
Conclusion:Most of the cervical lymphadenopathies are bacterial lymphadenitis which are responsive to nonspecific therapy. In chronic cases gram positive cocci, and tuberculosis are leading etiologic agents; malignancy and EBV infections follow them.
Key words:Cervical, lymphadenopathy, children.



KRİPTOŞİDİK ÇOCUKLARDA FARKLI İKİ HUMAN KORİONİK GONADOTROPİN (hCG) TEDAVİ PROTOKOLÜNÜN KARŞILAŞTIRILMASI
Bahri Ermiş, Rüveyda Bundak, Firdevs Baş, Cem Boneval, Feyza Darendeliler, Nurşin Saka, Hülya Günöz

Amaç, prepubertal dönemdeki kriptorşidik çocuklarda prospektif olarak farklı iki doz hCGprotokolü’nün testislerin skrotuma inişi ve serum testosteron seviyeleri üzerine etkisini karşılaştırmak. Yaşları 9-48 ay arasında değişen 40 kriptorşidili erkek çocuk randomize olarak iki gruba ayrıldı. Retraktil testisler, genital anomaliler, kromozom bozuklukları ve ektopik testisler çalışmaya dahil edilmedi. Grup A’ya (15 vaka tek taraflı, 5 vaka çift taraflı)human koriyonik gonadotropin (hCG):2x500 ıu/hafta, üç hafta boyunca verildi. Bu grupta üçüncü hafta sonunda skrotuma inmeyen testislerde tedavi 6 haftaya tamamlandı. Grub B’ye (15 vaka tek taraflı, 5 vaka çift taraflı)hCG:2x1500ıu/hafta, üç hafta süreyle verildi. Hastalar 0, 3, 6 ve 12. haftalarda testis pozisyonu, penis boyu ve genital kıllanma açısından değerlendirildi. Ayrıca, tedavinin başlangıcında ve 3. haftanın sonunda son enjeksiyondan 24 saat sonra serum testosteron seviyeleri bakıldı. Sonuçların değerlendirilmesinde Student ttesti ve Chi-square testi kullanıldı. Birinci grupta bir tanesi preskrotal, ik tanesi unilateral inguinal kanalda olan toplam üç vaka (%15); ikinci grupta ise ikisi preskrotal, ikisi unilateral olan toplam 4 vakada (%20)testisler skrotuma indi. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (Chi-square, P> 0.05). İkinci gruptaki serum testosteron ve penis boyu değerleri birinci gruba göre anlamlı derecede yüksek bulundu (P< 0.05), ancak başarı oranı iki grupta benzer ve relatif olarak etkisizdi. Hormonal tedavinin gerçek kriptorşidik olgularda etkisiz olduğu kanısındayız.
Anahtar Kelimeler:Kriptorşidizm, hCGtedavisi.

Comparison of two protocols of treatment with hcg in children with cryptorchidism
The aim of this prospective study was to compare the effect of two modes of hCGstimulation on testicular descent and on testosterone (T)levels in prebupertal cryptorchidic boys. Forty boys (aged 9-48 months)were randomly divided into two groups. Group A (15 with unilateral and 5 with bilateral)were treated with 500 IUof hCGtwice a week for 3 weeks, and if unresponsive, for 6 weeks. Group B(15 with unilateral and 5 with bilateral)were treated with 1500 IUof hCGtwice a week for 3 weeks. Patients with retractile testes, inguinal hernia, ectopic testes and chromosomal or endocrine disorders were excluded from the study. The testicular positions and volume, appearance of the scrotum, the penile length were determined at onset, at 3.6 and 12 weeks. Blood was taken before and 24 hours after last hCGinjection for Tlevels. Statistical analysis was made by Student’s ttest and Chi-square test. In group A, 3/20 testes (15%)descended into scrotum (one of themwas prescrotal and two of them were unilateral). In group B, 4/20 testes (20 %)descended into scrotum (two of them were prescrotal and two of them were unilateral). During treatment, the testosterone levels and penile lengths were significantly increased in both groups, but higher levels occured in the latter (P<0.05). Although stimulated T levels were significantly lower in group A than in group B, the success rates for treatment were similar in both groups. We conclude that hormonal therapy with hCGis, in most cases, inneffective in promoting testicular descent of true cryptorchid testes.
Key words:Cryptorchidism, hCG therapy.



YENİDOĞAN DÖNEMİNDE EPİDERMOLİZİS BÜLLOZA (DÖRT OLGU SUNUMU)
Sultan Kavuncuoğlu, E. Mahir Gülcan, NuranSağlık, Pınar Gülcan, Alaaddin Başöz, Haydar Öztürk

Epidermolizis bülloza nadir görülen, kronik seyreden, genetik geçişli bir deri hastalığıdır. Deri ve mukozalarda minor mekanik travma sonucunda veya spontan olarak oluşan bül ve veziküller ile karakterizedir. Tanısı klinik ve histopatolojik olarak yenidoğan döneminde konulan epidermolizis bülloza’lı dört olgu nadir görülen bir hastalık olması nedeniye sunulmuştur.
Anahtar kelimeler:Epidermolizis bülloza, yenidoğan.

Epidermolysis bullosa in neonatal period (four case reports)
Epidermolysis bullosa is a rare, chronic, hereditary dermatological disorder. It is characterized by blistering in the skin and mucous membranes produced by either mechanical trauma to the skin or spontaneously. Four cases of epidermolisis bullosa diagnosed made in the neonatal period according to their clinical and histological findings are presented in this report.
Key words:Epidermolysis bullosa, newborn.



PİYOMİYOZİT SAPTANAN İKİ DİABETES MELLİTUS OLGUSU
Pınar Kadıoğlu, Ali Mert, Eşref Mesut Özer, Ertuğrul Taşan, Üstün Korugan, Hüsrev Hatemi

Yazımızda iki diabetik hastada saptanan atipik yerleşimli piyomiyozit olgusu sunuldu. Birinci olguda ayırıcı tanıya deri altı apsesi ve tromboflebit; ikinci olguda ise akut karın sebepleri girdi. İlk olguda etken olarak, S. Aereus ve enterobacter, ikinci olguda enterokok cinsi bakteri üretildi. Bu literatürde enterokok cinsi bakterilerin etken olarak saptandığı ikinci piyomiyozit olgusudur. Tedavi drenaj ve uygun antibiyoterapi ile sağlanmıştır.
Anahtar kelimeler:Piyomiyozit, diabetes mellitus.

Two cases of diabetes mellitus with pyomyositis
Atypical localization of pyomyositis was described in two diabetic cases. The clinical presentation was similar to subcutane abscess/trombophlebitis in the first and to acute abdomen in the second case. Staphylococcus aureus/Enterobacteriaceae and enterococcus were isolated in the first and second cases respectively. Best in our knowledge that the second case was the second pyomyositis caused by enterococcus in literature. In treatment, drainage of the abscess material was was performed by ultrasonography guide and appropriate antibiotherapy was given.
Key words:Pyomyositis, diabetes mellitus.



BİR OLGU NEDENİYLE MOYAMOYA HASTALIĞI
Mehmet İlter, Meral Özmen, Mine Çalışkan, Atilla Güray, Nur Aydınlı, Özenç Minareci

Moyamoya hastalığı internal karotid arterin supraklinoid parçası ve Willis poligonunu oluşturan arterlerin tek veya iki taraflı progresif oklüzyonu ile karakterizedir. Nedeni bilinmemektedir. Tanısı radyolojik olarak konan bir sendromdur. Bu makalede değişken hemipleji ve konvülziyonla başvuran ve konvansiyonel serebral anjiografi ile moyamoya hastalığı tanısı konan 3.5 yaşındaki bir kız olguyu sunduk.
Anahtar kelimeler:Moyamoya hastalığı, değişken hemipleji.

Moyamoda disease
Moyamoya disease (MD)is characterized by progressive unilateral or bilateral occlusion of the supraclinoid portion of the internal carotid arteries and arteries that form the circle of Willis. The etiology remains uncertain. We report a case of Moyamoya Disease in a 3.5 year-old girl with characteristic features of alternating hemiplegia and seizure diagnosed with conventional cerebral angiography.
Key words:Moyamoya disease, alternating hemiplegia.



TÜBERKÜLOZ PERİTONİTTE SERUM CA 125 YÜKSELMESİ
Nüvit Duraker, Ercan Külekçi

Tüberküloz peritonit tanısı konan beş hastada antitüberkülo tedavi öncesi serum CA125 düzeyleri normalin 3-22 kat fazlası idi. Tedavi sonrası tüm olgularda CA125 düzeyleri normale indi. CA125’in daha kısa sürede, birinci ve ikinci ayda normale indiği iki hastada gece terlemeleri sırasıyla sekizinci ve dokuzuncu gün kaybolurken; CA125’in üçüncü ay, dördüncü ay ve beşinci ay normal düzeye indiği hastalarda gece terlemeleri iki ay, birbuçuk ay ve bir ay sonra kayboldu.
Tüberküloz peritonitte hastalığın aktivitesinin klinik bir belirtisi olan gece terlemelerinin kayboluşu ile CA 125’in normale inişi uyumlu gibi gözükmektedir. Bu nedenle serum CA 125 hastaların antitüberkülo tedaviye yanıtlarının izlenmesinde kullanılabilir.
Anahtar kelimeler:CA125, periton tüberkülozu.

Increased serum 125 in tuberculosis peritonitis
In five patients with tuberculous peritonitis serum CA125 levels were found to be 3-22 times of normal before antituberculous treatment. In all cases the levels of CA 125 returned to normal after the therapy. In two patients with night sweats disappearing in the eighth and the nineth days CA 125 levels returned to normal in a relatively short period (in the first and the second month, respectively)while in those with night sweats disappearing in the eight, sixth and forth weeks CA 125 levels declined in the third, forth and fifth months, respectively.
It seems that the normalization of CA 125 levels could be correlated to the dis-appearance of night sweats which are accepted to be a clinical marker of disease activity in tuberculous peritonitis. Hence CA 125 could be used in monitoring the response to antituberculous treatment.
Key words:CA 125, tuberculosis, peritonitis.



GEÇİCİ METHEMOGLOBİNEMİLİ BİR YENİDOĞAN OLGUSU
Kutluhan Yılmaz, Metin Karaböcüoğlu, Serpil Uğur, Yusuf Büyükpınarbaşılı, Nedret Uzel

Doğumda sık kullanılan ilaçlardan biri olan prilokain, methemoglobinemi oluşumuna yol açan maddeler arasında yer alır. Morarma şikayeti ile acil birimimize getirilen altı saatlik yenidoğanda methemoglobinemi saptandı. Kan methemoglobin düzeyi %39 bulundu. 36 saat sonra tedavi uygulanmaksızın siyanoz kayboldu; methemoglobin düzeyi normale indi. Etyolojide, anneye doğum sırasında epizyotomi öncesi uygulanan prilokain dışında başka neden bulunmadı.
Anahtar kelimeler:Methemoglobinemi, siyanoz, prilokain, yenidoğan.

Transient methemoglobinemia in a newborn
Prilocaine commonly used drugs during labor and delivery is among the medical agents inducing methemoglobin production. A six-hour-old baby admitted to the Emergency Department because of cyanosis was diagnosed as having acquired methemoglobinemia. Blood methemoglobin level was 39 %. Cyanosis disappeared, and methemoglobin level decreased to normal after 36 hours of admission. No other etiology was revealed except prilocaine administration to his mother before episiotomy during labor.
Key words:Methemoglobinemia, cyanosis, prilocaine, newborn.



PETROZ KEMİKTEN KAYNAKLANAN BİR MEZANŞİMAL KONDROSARKOM OLGUSU
Gülnur Tokuç, Nilgün Ünal, Nusret Erdoğan, Cem Uzal, Ekrem Orbay

Temporal kemiğin petröz uzantısından kaynaklanan bir primer mezanşimal kondrosarkom olgusu sunuyoruz. Kafa kemiklerinden mandibula, maksilla ve orbitada görülen mezanşimal kondrosarkom olguları bildirilmekle beraber literatürde özellikle petroz kemik tutulumu olan bir olguya rastlanmamıştır.
Anahtar kelimeler:Mezanşimal kondrosarkom, petroz kemik.

A case of mesenchymal chondrosarcoma
We peresent a case of primary mesenchymal chondrosarcoma of petrose part of temporal bone. Although mesenchymal chondrosarcoma cases were reported in the mandibula, maxilla and orbita, we couldn’t find any case in the literature involving petrose bone.
Key words:Mesenchymal chondrosarcoma, petrose bone.