Cilt 11 / No: 5 - 6 / Mayıs - Haziran 1998

MYASTENİA GRAVİSLİ HASTALARIN TİMEKTOMİ SONRASI İKİ YILLIK İZLEM SONUÇLARI
Dilek İnce Günal, Tülin Tanrıdağ, Mustafa Yüksel, Neşe Tuncer, Sevinç Aktan

ÇOCUKLUK ÇAĞINDA TONSİLLOFARENJİTİN TEDAVİSİ
Elif Erkan, Su Gülsün Berrak, Refika Ersu, Suat Kahveci, Elif Dağlı

SOLİD TÜMÖRLÜ ÇOCUKLARDA TANIDA VE TEDAVİ SONUNDA HEPATİT B VE HEPATİT C VİRUS SEROPREVALANSI
Rejin Kebudi, İnci Ayan, Gülden Yılmaz, Selim Badur, Ferhan Akıcı, Ömer Görgün, Leyla Yalçınkaya

SÜREKLİ AYAKTAN PERİTON DİYALİZİ HASTALARINDA PERİTON TEDAVİSİNİN ETKİNLİĞİNİN KEMİLÜMİNESANS ÖLÇÜMLERİ İLE İZLENMESİ
Gönül Dalaman, Goncagül Haklar, Armand Sipahiu, Çetin Özener, Emel Akoğlu, A. Süha Yalçın

ALFENTANİL-HALOTAN, PROPOFOL ANESTEZİSİNİN TİVA İLE KARŞILAŞTIRILMASI
Fatiş Altıntaş, Demet Göğüş, Lale Yüceyar, Hülya Erolçay, Bora Aykaç

ÇOKLU DOĞRUSAL REGRESYON ÇÖZÜMLEMESİNİN İRDELENMESİ VE BİR UYGULAMA
Nural Bekiroğlu, Birgül Karakoç

KAFA TABANI CERRAHİSİ (91 OLGUDA KLİNİK DENEYİM)
Mustafa Bozbuğa, Çiçek Bayındır, Gürsel Polat, Erhan Çelikoğlu, Kamil Diriker, IşıkGürel

METOTREKSAT’A BAĞLI AKCİĞER TUTULUMU (BİR OLGU NEDENİYLE)
Elif Altuğ, Müzeyyen Erk, Hasan Yazıcı, Gül Öngen, Büge Öz

BRUTON VE HEMOFAGOSİTİK LENFOHİSTİYOSİTOZ: ÇOK NADİR BİR BİRLİKTELİK
Yakup Yeşil, Atilla Güray, Ayper Somer, Işık Yalçın, Ömer Devecioğlu, Ülker Öneş

BİR HODGKİN DIŞI LENFOMA OLGUSUNDA HİPOGLİSEMİ
Nilgün Erten, M. Akif Karan, Cemil Taşçıoğlu, Şükrü Palanduz, Sezai Vatansever, Abdülkadir Kaysı

NADİR BİR OLGU: KONJENİTAL KİSTİK ADENOMATOİD MALFORMASYON
Yıldıray Bekar, Adnan Sayar, Aysun Ölçmen, Muzaffer Metin, Hakan Akın, Ali Akpınar, Hakan Güleç, Müfid Ölçmen



MYASTENİA GRAVİSLİ HASTALARIN TİMEKTOMİ SONRASI İKİ YILLIK İZLEM SONUÇLARI
Dilek İnce Günal, Tülin Tanrıdağ, Mustafa Yüksel, Neşe Tuncer, Sevinç Aktan

Timektomi uygulanan ikisi erkek, sekizi kadın toplam on myastenia gravis tanısı alan hastanın ortalama 24 (2-48)ay olan takip sonuçları sunulmaktadır. Vakaların ortalama hastalık başlama yaşı 34.2 (16-63)ve ortalama operasyon tarihi hastalık başlangıcından 14.3 (2-24)ay sonra idi. Sekiz vaka seropozitif, iki vaka seronegatifti. Hastaların 9 tanesine “genişletilmiş transsternal timektomi”, bir vakaya “basit transservikal timektomi”uygulandı ve hastaların %80’inde timik hiperplazi, %20’sinde timoma saptandı. Osserman sınıflamasına göre bir vaka evre I, dört vaka evre IIA, iki vaka evre IIB, 2 vaka evre IIIve bir vaka evre IV olarak değerlendirildi. Ortalama 24 aylık takip süresince hastaların %30’unda “tam remisyon”(semptomsuz ve ilaç almıyorlar), %50’sinde düzelme, %20 vakada ise “alevlenme” gözlendi. Alevlenme gösteren hastalardan bir tanesinde timoma saptanmış ve bir tanesi de “basit transservikal timektomi”olan bir vakaydı. Timektominin myastenideki başarısı timik rezeksiyonun derecesine, hastalığın ağırlık derecesine ve hastanın operasyon zamanlamasına bağlı olduğu bildirilmektedir. Ayrıca postop takip süresi de oldukça önem taşımakta; yapılan bir çalışmada remisyon hızının bir yılda %7.3, beş yılda %22.2, on yılda ise %35.3 olduğu bildirilmiştir. Bizim vakalarımızda da ortalama takip süresi 20.6 ay olan “düzelme”gösteren beş vakanın takip süresi uzadıkça remisyon görülme şansının artacağı düşünülmektedir.
Anahtar kelimeler:Myastenia Gravis, timektomi.

Postthymectomy two-year follow-up of myasthenia gravis patients
Background and methods:Postthymectomy follow-up (mean 24 months)of ten patients having the diagnosis of myasthenia gravis has been reported. The mean age of disease onset was 34.2 (16-63)years, the mean duration of operation was 14.3 (2-24)months after the disease onset. Eight patients were seropositive and two patients were seronegative. Extended transsternal thymectomy was applied to nine patients and one patient had basic transcervical thymectomy.
Results:The pathological studies showed tymic hyperplasia in 80%, and tymoma in 20%of the patients. One patient was stage I, four patients stage IIA, two patients stage IIB, two patients stage III and one patient was stage IV according to Osserman classification. During the follow up period, 30%of the patients were evaluated as complete remission, 50%as improvement, and 20%as exacerbation. One of the patients having exacerbation had tymoma and the other was the patient having basic transsternal thymectomy. Most investigators demonstrated correlations between postoperative outcome and type of thymic operation, severity of the disease and the time of operation. Follow up duration is also important and in one study remission rate was reported as 7.3% at the first year, 22.2%at the fifth year and 35.3%at the tenth year of follow up period.
Conclusion:Thymectomy for myasthenia gravis expected as the delayed remission according to the time courses and so the improvement group having the mean follow-up of 20.6 months in our study might show remission in long term followup.
Key words:Myasthenia Gravis, thymectomy.



ÇOCUKLUK ÇAĞINDA TONSİLLOFARENJİTİN TEDAVİSİ
Elif Erkan, Su Gülsün Berrak, Refika Ersu, SuatKahveci, Elif Dağlı

Bu çalışmada değişik antibiyotiklerin çocukluk tonsillofarenjitine olan etkileri incelendi. Çalışmaya klinik olarak bakteriyel tonsillit tanısı konmuş. 47’si erkek 43’ü kız 90 hasta alınmıştır. Hastalara randomize olarak 10 günlük Sefadroksil, Penisilin V veya Ampisilin+Sülbaktam tedavisi uygulanmıştır. Boğaz kültüründe A grubu Beta Hemolitik streptokok üreyen hastalar klinik ve mikrobiyolojik düzelme açısından incelendiğinde üç antibiyotik arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Çocukluk çağı bakteriyel tonsillofarenjitinde hala ilk seçenek olarak Penisilin V’nin kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
Anahtar kelimeler:Tonsillofarenjit, tedavi, çocukluk çağı.

Therapy of bacterial tonsillopharyngitis in childhood
Background:This study is carried out to assess the efficacy of different antibiotics in childhood tonsillopharyngitis.
Methods:90 patients, 47 male and 43 female, aged between 5 months-12 years were enrolled in this study depending on the clinical parameters supporting bacterial tonsillopharyngitis. Randomized therapy of Penicilline V, Cephadroxil or Ampicillin+Sulbactam was used for ten days (p>0.05).
Results:No statistical difference in efficacy from the point of bacterial and clinical improvement, among these antibiotics was found in patients who had grown A group ? hemolytic streptococcus in their throat culture.
Conclusion:Penicillin can still be considered as the first choice in the therapy of childhood bacterial tonsillopharyngitis.
Key words:Tonsillopharygitis, therapy, childhood.



SOLİD TÜMÖRLÜ ÇOCUKLARDA TANIDA VE TEDAVİ SONUNDA HEPATİT B VE HEPATİT C VİRUS SEROPREVALANSI
Rejin Kebudi, İnci Ayan, Gülden Yılmaz, Selim Badur, Ferhan Akıcı, Ömer Görgün, Leyla Yalçınkaya

Bu çalışmada Ocak 1994 ve Aralık 1995 arasında yoğun kemoterapi gören ve çok sayıda kan ve kan ürünleri alan solid tümörlü 50 çocukta (24 kız, 26 erkek)tanıda ve tedavi sonunda HBsAg, antiHBc, AntiHBs ve antiHCV ELISA yöntemi ile araştırıldı. Tanıda HBsAg pozitifliği %0, HBV seroprevalansı %4, antiHCV pozitifliği %2 bulundu; tedavi sonunda aynı hasta grubunda bu değerler sırasıyla %10, %20 ve %14 olarak saptandı. HCV seroprevalansının yüksekliğinde çalışma döneminde kan merkezlerinde rutin antiHCVtaraması yapılmamasının etkili olduğu düşünüldü. HBV seroprevalansı, 1986-89 döneminde benzer ortamda 50 onkoloji hastasında saptanın %56 oranından düşükse de, yine de bu hastaların bu enfeksiyondan korunmalarını gerektirecek düzeyde yüksektir. İmmünsüpresif tedavi sırasında Hepatit B enfeksiyonu geçiren çocuklarda taşıyıcı olma ve hastalığın kronikleşme riski çok yüksektir. Bu hastaların bu enfeksiyondan korunması çok önemlidir.
Anahtar kelimeler:HBV, HCV, multipl transfüzyon, pediatrik onkoloji.

The seroprevalance of hepatitis B and C virus infection in children with solid tumors at diagnosis and following therapy
Children with cancer receiving intensive chemotherapy require multiple transfusions and are at increased risk for hepatitis Band hepatitis C infections. Sera of 50 children (24 female, 26 male)admitted between January 1994-December 1995 with solid tumors receiving intensive chemotherapy and multiple transfusions were investigated for HBsAg, antiHBs, antiHBc and antiHCVby ELISAat diagnosis and at the end of therapy. HBsAg, HBV and HCV seropositivity was 0%, 4 %and 2 % at diagnosis; 10 %, 20 %and 14 %at the end of therapy respectively. The high seroprevalance of HCV may be due to the lack of anti HCV screening of blood products in the blood banks during the study period. Although the HBV seroprevalance of 20 %found in this study is much lower than the value of 56 %found in a previous study conducted during 1986-89 in a similar patient population and a similar setting; it is still high. Children infected with HBV during immunosupressive therapy are at greater risk of becoming chronic carriers and precautions need to be taken for immunisation of these children.
Key words:HBV, HCV, multiple transfusions, pediatric oncology.



SÜREKLİ AYAKTAN PERİTON DİYALİZİ HASTALARINDA PERİTON TEDAVİSİNİN ETKİNLİĞİNİN KEMİLÜMİNESANS ÖLÇÜMLERİ İLE İZLENMESİ
Gönül Dalaman, Goncagül Haklar, Armand Sipahiu, Çetin Özener, Emel Akoğlu, A. Süha Yalçın

Sürekli Ayaktan Periton Diyalizi (Continuous Ambulatory Peritoneal Dialysis, CAPD) kronik böbrek yetmezliği tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. CAPD’nin başlıca komplikasyonu olan peritonitin etkin ve hızlı olarak tedavi edilmesi gerekmektedir. Kemilüminesans (CL)yönteminin peritonit tanısında kullanılabilecek duyarlı ve özgül bir yöntem olduğunu gösterdiğimiz önceki çalışmamızın devamı olan bu çalışmamızda, CLölçümleri ile peritonit tedavisinin etkinliğini izlemeyi amaçladık.
Bu çalışmada Marmara Üniversitesi Hastanesi, CAPDpolikliniğinde tedavi gören hastaların periton diyalizatları kullanıldı. Sabah uygulanan ilk periton diyalizinden sonra peritonit bulgusu olan ve olmayan hastalardan alınan periton diyalizatlarında arttırıcı olarak luminol veya lusigenin eklendikten sonra CLölçümleri yapıldı.
Peritonit bulgusu olan CAPD hastalarında CLölçümlerinin enfekte olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı. Hastalar belirli aralıklarla takip edildiğinde ise peritonitli hastalarda antibiyotik tedavisine verilen cevapla bağlantılı olarak CLölçümlerinin azaldığı gözlendi.
Çalışmamız CLölçümlerinin CAPDhastalarında hem erken enfeksiyon tespitinde hem de tedavinin etkinliğinin izlenmesinde kullanılabileceğini göstermektedir.
Anahtar kelimeler:Reaktif oksijen türleri, kemiluminesans, sürekli ayaktan periton diyalizi, polimorfonükleer lökositler, süperoksit radikali.

Chemiluminescence measurements in monitoring the effectiveness of treatment in continuous ambulatory peritoneal dialysis patients
Aim:Continuous ambulatory peritoneal dialysis (CAPD)is now a widely accepted treatment for chronic renal failure. However, the high incidence of peritonitis, which must be diagnosed and treated promptly, has been a major problem. In our previous study, we have shown that chemiluminescence (CL)measurements are sensitive and specific tools in the diagnosis of CAPDperitonitis. In this study, we aimed to verify the use of CLmeasurements in monitoring the effectiveness of treatment.
Methods:Peritoneal fluids were obtained from patients attending the Marmara University Hospital, CAPDoutpatient clinic. CAPD fluids were collected from both non-infected patients and from those patients presenting with acute peritonitis. Luminol and lucigenin enhanced CLmeasurements were performed in dialysis fluid.
Results:CLmeasurements of peritoneal fluids from CAPDpatients with infection were significantly higher than those without infection. Patients were followed at regular intervals weekly and it was observed that CLmeasurements were considerably suppressed under effective antibiotic treatment.
Conclusions:Our results show that CLmeasurements can be used as a marker for the diagnosis of peritonitis in CAPDpatients. In addition they will be useful in the follow-up patients response to treatment.
Key words:Reactive oxygen species, chemiluminescence, continuous ambulatory peritoneal dialysis, polymorphonuclear leucocytes, superoxide radical.



ALFENTANİL-HALOTAN, PROPOFOL ANESTEZİSİNİN TİVA İLE KARŞILAŞTIRILMASI
Fatiş Altıntaş, Demet Göğüş, Lale Yüceyar, Hülya Erolçay, Bora Aykaç

Bu çalışmanın amacı son zamanlarda yaygın olarak kullanılan TİVA ile halotan, propofol ve alfentanil kombinasyonuyla gerçekleştirilen dengeli anestezi uygulamasını, anestezi kalitesi ve maliyeti yönünden karşılaştırmaktır.
Çalışmaya ASA I-II grubundan 60 hasta dahil edildi. Tüm hastalara anestezi indüksiyonu için 50 µg/kg bolus alfentanil, 1-2 mg/kg propofol ve 0.6 mg/kg atrakuryum verildi. Entübasyondan sonra hastalar rasgele iki gruba ayrıldılar. Grup H’de anestezi idamesi alfentanil (1 µg/kg/dakika)ve %50 O2/hava karışımı içinde halotan ile sağlandı. Ameliyat bitiminden 30 dakika önce halotan kesilerek hızda propofol infüzyonuna (6 mg/kg/saat) başlandı. Grup P’de anestezi idamesi ameliyat süresince propofol ve alfentanil infüzyonu (1 µg/kg/dakika)ile TİVA uygulandı.
Ameliyat süresince kan basıncı, kalp atım hızı ve soluk sonu halotan konsantrasyonu izlendi. Ekstübasyon zamanı, uyanma ve oryantasyon zamanı kaydedildi. Erken derlenme dönemi, Aldrete skorlama sistemine göre değerlendirildi.
Her iki grupta, ameliyat boyunca hemodinamik parametreler stabil idi. Derlenme dönemi parametrelerinde gruplar arasında anlamlı fark bulundu. Alfentanil ve propofolün total dozları grup Hve grup P’de sırasıyla 14.28±5.9 mg, 297.6±49.2 mg ve 13.79±7.8 mg, 1265.8±102 mg idi. Anestezi tekniğinin maliyeti grup H’de 8.545.767 TL, grup P’de 19.640.989 TLidi.
Sonuç olarak, uyguladığımız dengeli anestezi yönteminin TİVA’ya göre daha kısa süreli derlenme dönemine sahip olması ve ucuz olması nedeniyle, 2 saatten uzun cerrahi girişimlerde başarıyla kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Anahtar kelimeler:Alfentanil, halotan, propofol, TİVA, maliyet, derleme.

Comparasion of propofol-alfentanil-halothane anesthesia with tiva
The aim of this study is to compare the quality of anesthesia and cost effectiveness of the halothane, propofol and alfentanil combination regimen with commonly used TIVA method.
Sixty patients with ASAscores I-II were included in this study. Alfentanil (50 µg/kg), propofol (1-2 mg/kg)and atracurim (0.6 mg/kg) were given to all the patients for induction. After intubation, patients were randomly allocated in two groups. Anesthesia was maintained by alfentanil infusion (1 µg/kg/minute)and halothane in %50 O2/air mixture in group H. Thirty minutes before the end of surgery, halothane inhalation ceased and propofol infusion initiated (6 mg/kg/hr). In group P, anesthesia was maintained by propofol and alfentanil infusion throughout the surgery. Blood pressure, heart rate and end-tidal halothane concentration were monitored. Extubation time, awakening and orientation time were recorded. Early recovery period was evaluated according to Aldrete scoring system.
All hemodynamic parameters were stable throughout the surgery in both groups. The differences between the two groups were significant. Total infusion doses of alfentanil and propofol were 14.28±5.9 mg, 297.6±49.2 mg and 13.79±7.8, 1265.8±102 mg in group Hand group Prespectively. This regimen costs 8545767 TL and 19640989 TLin group Hand group Prespectively.
In conclusion, we suggest that our method of anesthesia has a shorter recovery period, and is cheaper than TIVA, it can be used successfully for surgical procedures which last more than 2 hours.
Key words:Propofol, alfentanil, halothane, TIVA, cost-effectiveness, recovery.



ÇOKLU DOĞRUSAL REGRESYON ÇÖZÜMLEMESİNİN İRDELENMESİ VE BİR UYGULAMA
Nural Bekiroğlu, Birgül Karakoç

Bu çalışma, 1996-1997 yılları arasında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’ne başvurmuş ve hiçbir risk faktörü taşımayan 200 hastayı içeren retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada çoklu doğrusal regresyon analizi kullanılarak bebeklerin doğum kilosunun tahmini için; hamilelik süresinin, vücut kitle indeksinin, doğum öncesi kilonun ve bebeğin cinsiyeti değişkenlerinin etkili, başka bir deyişle bu değişkenlerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. Bu amaç için, SPSSistatistik paket programı kullanılmış ve adımsal regresyon yöntemi seçilerek yöntem irdelenmiştir. Tıp alanında oldukça kullanıma açık olan bu yöntemin irdelenmesiyle, doğru ve güvenilir bir çoklu regresyon modelinin oluşturulmasındaki önemli noktalara dikkat çekilmiştir.
Anahtar kelimeler: Çoklu regresyon, bebek doğum kilosu, hamilelik süresi, doğum öncesi kilo, fetal cinsiyet.

Examining the multiple linear regression analysis and an application
This study is a retrospective study which covers 200 patients who applied to Marmara University Medical Faculty Obstetrics and Gynecology Department between 1996-1997. By means of the multiple regression analysis, babies birth weight is found statistically significant and might be predicted by the parameter such as gestational age, body mass index, pre-pregnancy weight and fetal sex. For the analysis, stepwise regression method is discussed and used.
Key words: Multiple regression, baby birth weight, gestational age, pre-pregnancy weight.



KAFA TABANI CERRAHİSİ (91 OLGUDA KLİNİK DENEYİM)
Mustafa Bozbuğa, Çiçek Bayındır, Gürsel Polat, Erhan Çelikoğlu, Kamil Diriker, IşıkGürel

Bu çalışmada kafa tabanı yaklaşımları uygulanarak cerrahi sağaltımları yapılan 91 olgu, uygulanan cerrahi teknik ve sonuçlar bakımından irdelenmiştir. Patolojik lezyonların dağılımı: 43 olguda kafa tabanı yerleşimli tümör (35 benign tümör, 4 malign tümör, 4 tümör benzeri kitle), 18 olguda kompleks anevrizma (12 anterior komünikan arter kompleks anevrizması, 4 baziler arter bifürkasyon anevrizması, 1 oftalmik arter anevrizması ve 1 süperior hipofizeal arter anevrizması), 29 olguda kafa tabanını tutan karmaşık travmatik lezyon ve 1 olguda ise konjenital patoloji (kranyostenoz) biçimindeydi. Benign tümör olgularının üçü dışında tamamında tümörün total çıkarımı, malign olgularda kabaca total ya da subtotal tümör çıkarımı, tümöral olmayan kitlelerin tümünde total kitle çıkarımı gerçekleştirildi. Anevrizma olgularının hepsinde klip yerleştirildi. Travmatik olgularda dekompresyon ve/ya da kafa tabanı duraplastisi yapıldı. Kranyostenoz olgusunda ise rekonstrüksiyon gerçekleştirildi. Tüm olguların postoperatif dönemde düzenli olarak izlemleri yapıldı ve ortalama izlem süresi 12,2 ay olarak bulundu. İzlemdeki bu hastaların Karnofsky performans puanlarının 80 ya da daha üzeri olduğu saptandı.
Beyin tabanı ve/ya da bazikranyumu tutan tümöral, vasküler, travmatik, gelişimsel ya da dejeneratif pek çok patolojik lezyona cerrahi ulaşımda ve lezyonun eliminasyonu ya da rekonstrüksiyonunda kafa tabanı yaklaşımlarının kullanılması büyük kolaylıklar sağlamaktadır; bu yaklaşımlar kullanılarak düşük morbidite ve mortalite oranları ile kökten sağaltım gerçekleştirilebilmektedir.
Anahtar kelimeler: Cerrahi yaklaşım, intrakranyal anevrizma, kafa tabanı cerrahisi, kafa tabanı neoplazmı, kafa travması.

Cranial base surgery (clinical experience in 91 consecutive cases)
Background and methods:Ninety-one patients undergoing cranial base approaches in surgical treatment are evaluated on the applied operative technique and the surgical results. The distribution of the pathological lesions were as follow: the tumors located in cranial base in 43 cases (35 benign tumors, 4 malign tumors, 4 tumor-like masses), complex aneurysms in 18 (12 anterior communicating artery complex aneurysms, 4 basilar artery bifurcation aneurysms, 1 ophthalmic artery aneurysm, and 1 superior hypophyseal artery aneurysm), complex traumatic pathologies involving cranial base in 29 cases, and congenital pathology in 1 case (craniosynostosis).
Results:All benign tumors but three were removed totally; the malign tumors were excised gross totally or subtotally; the tumor-like masses were resected totally in all cases. Clip replacement were achieved in all of the aneurysm cases. Decompression of the neurovascular structures and/or repair of the basal dura were performed in the trauma patients. Reconstruction was done for the craniosynostosis. All patients were followed in regular basis (12.2 months on average), and their Karnofsky performance scores were 80 or above.
Conclusion:Tumors involving the base of the brain and/or cranial base, complex intracranial aneurysms, some traumatic lesions, congenital anomalies or degenerative diseases were exposed better by the cranial base approaches compared to the conventional approaches, and optimal surgical treatment can be provided by elimination or reconstruction of the disease, with low morbidity and mortality rates.
Key words: Cranial base neoplasm, cranial base surgery, head injury, intracranial aneurysm, surgical approach.



METOTREKSAT’A BAĞLI AKCİĞER TUTULUMU (BİR OLGU NEDENİYLE)
Elif Altuğ, Müzeyyen Erk, Hasan Yazıcı, Gül Öngen, Büge Öz

10 yıldır romatoid artrit tanısı ile izlenen ve 2.5 yıldır 15 mg/hafta dozunda metotreksat almakta olan 59 yaşında erkek hastada akut başlayan ateş, irritatif öksürük, dispne yakınmaları ortaya çıkınca incelemeye alındı. Radyolojik muayenesinde bilateral asiner gölgeler saptandı. Transbronşiyal biopsinin patolojik muayenesinde nonnekrotizan granülomatöz iltihap görüldü. Akciğer fonksiyon testlerinde restriksiyon saptandı (FVC:% 58). Tüberküloz ve diğer infeksiyöz etmenler ekarte edildi. Kortikosteroid tedavi ile dördüncü günde klinik ve radyolojik iyileşme oldu.
Anahtar kelimeler: Metotreksat, romatoid artrit, ilaca bağlı akciğer tutulumu.

Methotrexate-induced pulmonary reaction
A 59 year old male with a ten year history of rheumatoid arthritis receiving 15 mg/week of methotrexate for 2.5 years presented with fever, dry cough and dyspnea. The radiologic examinations revealed bilateral aciner infiltrations. Transbronchial biopsy showed nonnecrotizing granulamatous inflamation. Pulmonary functions showed restriction (FVC58 %). Tuberculosis and other infectious agents were ruled out. Clinical and radiographic improvement occured on the fourth day of corticosteroid therapy.
Key words: Methotrexate, rheomatoid arthritis, drug-induced pulmonary reaction.



BRUTON VE HEMOFAGOSİTİK LENFOHİSTİYOSİTOZ: ÇOK NADİR BİR BİRLİKTELİK
Yakup Yeşil, Atilla Güray, Ayper Somer, Işık Yalçın, Ömer Devecioğlu, Ülker Öneş

Etyolojisi tam olarak aydınlatılamayan hemofagositik lenfohistiyositozun oluşumunda genetik eğilim, enfeksiyonlar, malignite, total parenteral beslenme, immün yetmezlik olabileceği bildirilmiştir. Bruton hastalığına sekonder olarak gelişen bir hemofagositik lenfohistiyositoz vakası nadir olması nedeniyle sunulmaktadır.
Anahtar kelimeler:İmmün yetmezlik, hemofagositik lenfohistiyositoz.

Bruton’s disease and hemophagocytic lymphohistiocytosis: A rare coincidence
The etiology of hemophagocytic lymphohistiocytosis is unclear but genetic tendency, infections, malignancies, total parenteral nutrition and immune deficiency may play a role in this disease. We present a rare case of hemophagocytic lymphohistiocytosis developed secondary to Bruton’s Disease.
Key words:Immune deficiency, hemophagocytic lymphohistiocytosis.



BİR HODGKİN DIŞI LENFOMA OLGUSUNDA HİPOGLİSEMİ
Nilgün Erten, M. Akif Karan, Cemil Taşçıoğlu, Şükrü Palanduz, Sezai Vatansever, Abdülkadir Kaysı

Sekiz yıldır diffüz lenfositik lenfoma tanısıyla izlenen 68 yaşındaki bir erkek hastada son dönemde karında büyük kitle ile beraber hipoglisemi atakları ortaya çıkmıştır. Adacık hücresi dışı tümörlerde değişik nedenlerle hipoglisemi görülebilir. Hastamızda yoğun damar içi glukozlu serumlar verilmesine rağmen kontrol altına alınamayan hipoglisemi ancak kemoterapiyle kitlenin küçülmesinden sonra kontrol edilebilmiştir. Bu olguda hipogliseminin glukozun direkt olarak tümör hücreleri tarafından fazla miktarda tüketilmesiyle ilgili olduğunu düşünmekteyiz.
Anahtar kelimeler: Lenfoma, hipoglisemi.

Hypoglycemia in non-hodgkin lymphoma
A 68 year-old male patient with diffuse non-Hodgkin lymphoma since 8 years is presented because he begun to experience recurrent attacks of hypoglycemia, and same time a bulky mass of lymphoma was palpabl in his abdomen. High parenteral glucose input was necessary to maintain normal blood sugar levels. After chemotherapy, the mass was no longer palpabl and hypoglycemic attacks stopped. We thought that hypoglycemia was due to direct consumption of glucose by the tumor cells.
Key words: Lymphoma, hypoglycemia.



NADİR BİR OLGU: KONJENİTAL KİSTİK ADENOMATOİD MALFORMASYON
Yıldıray Bekar, Adnan Sayar, Aysun Ölçmen, Muzaffer Metin, Hakan Akın, Ali Akpınar, Hakan Güleç, Müfid Ölçmen

Konjenital kistik adenomatoid malformasyon, yaşamın ilk saatlerinden itibaren kendini respiratuar distres sendromuyla gösteren nadir bir durumdur ve ileri yaşlarında karşımıza, sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları ile çıkar.
8 yaşında, büyüme gelişme geriliği bulunan kız olgumuzda, 6. ayından bu yana sık sık tekrarlayan öksürük, ateş, iştahsızlık, kusma şikayetleri vardır. Sağ hemitoraksın alt 1/3’ünde yerleşik loküle kistik kitle nedeniyle cerrahi girişim uygulanan olguda, postoperatif patoloji, kistik adenomatoid malformasyon olarak rapor edildi. Nadir görülen bu olgumuzu literatür eşliğinde sunuyoruz.
Anahtar kelimeler:Bronkopulmoner malformasyon, kistik adenomatoid malformasyon.

A rare case; congenital cystic adenomatoid malformation
Congenital cystic adenomatoid malformation, a rare condition, presents itself with respiratory distress from the first hours of life and with recurrent lung infections in the succeeding years.
An eight years old girl with growth retardation had recurrent cough, anorexia, fever, vomiting from the 6th month of her life. The pathological report of the patient who underwent surgery due to the cystic mass located at the lower 1/3 of right hemithorax was congenital cystic adenomatoid malformation.
We present this rare case in the light of literature.
Key words: Bronchopulmonary malformation, cystic adenomatoid malformation of lung.