Cilt 12 / No: 5 - 6 / Mayıs - Haziran 1999

ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE SANTRAL DİYABETES İNSİPİDUSUN ETYOLOJİK DEĞERLENDİRİLMESİ
Taner Yavuz, Feyza Darendeliler, Mine Şükür, K. Özenç Minareci, Firdevs Baş, Rüveyde Bundak, Nurçin Saka, Hülya Günöz

TİP II DİABETES MELLİTUS (NIDDM)’LU HASTALARDA DÜŞÜK MOLEKÜL AĞIRLIKLI HEPARİN (LMWH) UYGULANMASININ MİKROALBÜMİNÜRİ DÜZEYLERİNE ETKİSİ
Meltem Ayter, İskender Dik, Cüneyt Müderisoğlu, Füsun Erdenen, Burhan Bedir, Ayşe Uygun, Halil Tepret, Güvenç Güvenen, Aytekin Oğuz

DÜŞÜK AKIMLI ANESTEZİ UYGULAMASI
Demet Göğüş, Sıtkı Göksu, Ünsal Öner, Fatiş Altıntaş

SERUM HDL-KOLESTEROL ÖLÇÜMLERİNDE DİREKT VE ÇÖKTÜRMELİ YÖNTEMLERİN KARŞILAŞTIRILMASI
Serdar Türkmen, Yüksel Heral, Ediz Tekin, Güvenç Güvenen, Güven Çetin

ÇOK İLACA DİRENÇLİ TÜBERKÜLOZDA NATURAL KİLLER (NK) HÜCRE AKTİVİTESİ
Pınar Yıldız, Figen Kadakal, Yıldız Tütüncü, Günnur Deniz, Nazan Bayram, Veysel Yılmaz

AKUT LÖSEMİLERDE İMMUNFENOTİPLEME, FAB MORFOLOJİSİ VE SİTOŞİMİK ÖZELLİKLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ: 274 OLGUNUN PROSPEKTİF ANALİZİ
Hilal Akı, Nükhet Tüzüner, Ayşegül Ünüvar, Sema Anak, Nuray Gürel, Şeniz Öngören, Birsen Ülkü

PULMONER SARKOİDOZLU OLGULARDA KEMİK İLİĞİ TUTULUMU
Muammer Bilir, Tülin Çağatay, Teoman Soysal, Sevtap Sipahi, Halil Yanardağ, Sabriye Demirci, Tuncer Karayel, Nükhet Tüzüner

TEDAVİ SIRASINDA DEV BOYUTLARDA PARADOKSAL DERİ ALTI TÜBERKÜLOZ APSELERİ GELİŞEN BİR MİLİYER TÜBERKÜLOZ OLGUSU
Ali Mert, Muammer Bilir, Recep Öztürk, Fehmi Tabak, Reşat Özaras, Veysel Tahan, Yıldırım Aktuğlu

PNÖMOTORAKS İLE BAŞVURAN BİR İNTRABRONŞİAL LEİOMYOM OLGUSU
Ali Nihat Annakkaya, Kâzım Beşirli, Sabri Topdağ, Büge Öz, Canan Akman, Günseli Kılınç, Bülent Tutluoğlu

AKCİĞER GRAFİSİNDE İZOLE SAĞ PARATRAKEAL LENFADENOMEGALİ İZLENİMİ VEREN BİR SARKOİDOZ OLGUSU
Muammer Bilir, Sevtap Sipahi, Halil Yanardağ, Tülin Çağatay, Ali Mert, Sabriye Demirci, Tuncer Karayel



ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE SANTRAL DİYABETES İNSİPİDUSUN ETYOLOJİK DEĞERLENDİRİLMESİ
Taner Yavuz, Feyza Darendeliler, Mine Şükür, K. Özenç Minareci, Firdevs Baş, Rüveyde Bundak, Nurçin Saka, Hülya Günöz

Çocukluk döneminde santral diyabetes insipidus (SDİ) tanısı ile izlenen geniş bir vaka grubunun etyolojik değerlendirilmesini yapmak, hastaların başvurudaki antropometrik verilerinin etyolojik tanı açısından önemini irdelemek ve idyopatik SDİ vakalarının nörohipofiz manyetik rezonans görüntüleme (MRI) bulgularını  değerlendirmek amacı ile SDİ tanısı alan 54 (28K, 26E) hastanın bulguları geriye dönük değerlendirildi. Başvurudaki tartı ve boy değerleri standart deviasyon skor (SDS) olarak ifade edildi. Sık olarak poliüri ve polidipsi ile gelen vakaların geliş yaş ortalaması 7.8 (4.9) yıl idi. 20 (% 37.0) vakanın etyolojisi idyopatik olarak değerlendirilirken, çoğunluğunu kraniofaringiomaların oluşturduğu 20 (% 37) vakada etyoloji beyin tümörü, 5 vakada (% 9.3) DIDMOAD (diyabetes insipidus, diyabetes mellitus, optik atrofi, sağırlık-deafness) diğerlerinde ise boş sella gibi yapısal anomalilerdi. İdyopatik vakaların % 75’inde, diğer ‘organik’ nedenli vakaların ise % 64.3’ünde izole arginin vazopressin (AVP) eksikliği mevcuttu. Vakaların gelişteki boy SDS’si -0.6 (1.7), tartı SDS’si -0.2 (1.9) olup, vakalar gruplara ayrılarak değerlendirildiğinde, ortalama geliş boy SDS değerleri, organik vakalarda (-1.3), idyopatik vakalarınkine (-0.1) göre; çoğul hormon eksikliği olanlarda (-1.8), tek AVP eksikliği olanlarınkine (-0.2) göre anlamlı olarak düşük bulundu (p< 0.05 ve p< 0.01).
İdyopatik SDİ vakalarının serebral MRI’larının % 60’ında nörohipofizde yoğunluk (hiperintensite) kaybı (bazılarında hipofiz sapı kalınlığı ile beraber) mevcuttu.
Sonuç olarak, çocukluk döneminde SDİ etyolojisinde organik nedenler vakaların yaklaşık yarısına yakın kısmında etyolojiden sorumludur. Gelişte boy kısalığı, organik etyolojinin araştırılmasını gerektirmektedir. İdyopatik vakalarda serebral MRI’da nörohipofizde yoğunluk kaybı, SDİ lehine önemli bir bulgudur.
Anahtar Kelimeler: Santral diyabetes insipidus, Etyoloji, Çocukluk dönemi, Manyetik Rezonans Görüntüleme

Etiological evaluation childhood central diabetes insipidus
Background and design: The aim of this study was to evaluate the etiological  factors in a large group of children with central diabetes insipidus (CDI), to assess the significance of anthropometric parameters at presentation with respect to different etiologies; and finally, to describe the magnetic resonance imaging (MRI) findings of the neurohypophysis in patients with CDI.
Method: The records of 54 patients (28F, 26M) with CDI were reviewed retrospectively. The cerebral MRI findings of the patients were reevaluated. Height and weight at presentation were expressed as standard deviation score (SDS).
Results: The mean age of the cases with CDI presenting primarily with polyuria and polydipsia was 7.8 (4.9) years. The etiology of CDI in 20 cases (37.0%) was considered to be idiopathic  whereas the remainder had organic causes including brain tumors in 20 cases (37.0 %), most of which were craniofaringiomas, DIDMOAS (diabetes insipidus, diabetes mellitus, optic atrophy, deafness) in 5 cases (9.3 %) and other structural anomalies like empty sella. Isolated arginine vasopressin (AVP) deficiency was present in 75 % of the idiopathic cases and in 64.3 % of the organic cases. Height and weight SDS of the patients at presentation were -0.6 (1.7) and -0.2 (1.9), respectively, both below the mean value; however, height being more compromised. When evaluated according to the groups, height SDS values at presentation were significantly lower in organic cases [-1.3 (1.8)] with respect to idiopathic cases [-0.1 (1.5)] (p<0.05 and p< 0.01, respectively). 60 % of the patients with idiopathic CDI had absence of the hyperintense signal normally seen in the neurohypophysis on the T1-weighted images associated with or without pituitary stalk thickening.
Conclusion: In CDI in childhood, organic causes are responsible for about half of the cases.  If the height of the patient is low at presentation, organic causes should be searched more carefully. In idiopathic CDI, absence of the hyperintensity in the neurohypophysis on cerebral MRI is an important diagnostic criteria.
Key Words: Central diabetes insipidus, Etiology, Childhood, Magnetic Resonance Imaging



TİP II DİABETES MELLİTUS (NIDDM)’LU HASTALARDA DÜŞÜK MOLEKÜL AĞIRLIKLI HEPARİN (LMWH) UYGULANMASININ MİKROALBÜMİNÜRİ DÜZEYLERİNE ETKİSİ
Meltem Ayter, İskender Dik, Cüneyt Müderisoğlu, Füsun Erdenen, Burhan Bedir, Ayşe Uygun, Halil Tepret, Güvenç Güvenen, Aytekin Oğuz

Mikroalbüminüri, hem diabetik nefropati, hem de uzun sürede mortalite için en iyi prognostik faktördür. ACE inhibitörlerinin mikroalbüminüriyi azaltıcı etkisi birçok çalışmada kanıtlanmıştır. Buradan hareketle, NIDDM’li hastalarda LMWH’in mikroalbüminüriye etkisini araştırmayı uygun gördük. Çalışmamızda yaşları 30-70 arasında olan 44 NIDDM’li hasta randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Çalışma grubundaki 22 hastaya (15 kadın, 7 erkek), bir ay süreyle günde 2x2850 IU AXa LMWH verildi. Kontrol grubundaki 22 hasta (14 kadın, 8 erkek) bir ay boyunca LMWH verilmeden izlendi. Tüm hastaların tedavi öncesi ve tedaviden 36 saat sonra kan basıncı, aPTT, HbAıc, kreatinin klirensi, idrar tetkiki yapıldı. Mikroalbüminüri düzeyleri, RA-XT otoanalizöründe uygulanan immünoturbidimetrik yöntemle Urin-Pak immunokiti kullanılarak ölçüldü. Çalışma grubunda tedavi öncesi ve sonrası sistolik ve diastolik kan basınçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışma ve kontrol gruplarında aPTT değerleri bir ayda anlamlı bir değişme göstermedi. HbA1c başlanıç ve son değerlerinde anlamlı bir fark bulunmadı. Çalışma grubunda, tedavi öncesi mikroalbüminüri ortalama değeri 137 mg/24 saat iken bir ay sonunda 116 mg/24 saat’e indi. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Kontrol grubunda mikroalbüminüri değerleri değişmedi.
Sonuç olarak, LMWH’in kontrollü şekilde uzun süreli verilmesinin, diabetik hastalarda glomeruler bazal membranda yapısal değişiklikler oluşturarak diabetik nefropatinin kontrolünde yarar sağlayabileceği ve ACE inhibitörlerine alternatif oluşturabileceği düşünülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Mikroalbüminüri, NIDDM, LMWH

The effect of low molecular heparin (LMWH) on microalbuminuria in niddm patients
Background and design: Microalbuminuria is the best prognostic factor for both diabetic nephropathy and long-term mortality. The effect of ACE inhibitors in decreasing microalbuminuria has been proved in many studies.
Method: For this reason, we wanted to investigate the effect of LMWH on microalbuminuria in NIDDM patients. In our study, 44 NIDDM patients aged between 30-70 were randomly separated into two groups. 22 patients (15 female, 7 male) were treated with LMWH (2x2850 IU AXa) for 1 month. The control group consisting of 22 patients (14 famale, 8 male) was  observed without LMWH. All the patients were evaluated before and after 36 hours of the therapy according to blood pressure, aPTT, HbAıc, creatinine clearance, urinalysis. Microalbuminuria levels were measured by immunoturbidimetry using Urin-Pak immunokit at RA-XT analyser.
Results: There wasn’t any significant difference between the pre and post treatment blood pressure values in the patients. aPTT values didn’t show any difference at the end of 1 month in either group. In the patients group the mean HbAıc level decreased from 14.6%±5.2 to 10.4%±2.9, which was statistically significant (p=0.0001). In the second group there wasn’t any significant difference between these values. In the study group, the mean microalbuminuria level which was 137 mg/day decreased to 116 mg/day after one month’s treatment. But his wasn’t significant. In the control group microalbuminuria levels didn’t change.
Conclusion: In conclusion, long-term and well-controlled usage of LMWH in diabetic patients may be beneficial in controlling diabetic nephropathy of LMWH by causing structural changes on glomerular basal membrane and could be an alternative treatment to ACE inhibitors.
Key Words: Microalbuminuria, NIDDM, LMWH



DÜŞÜK AKIMLI ANESTEZİ UYGULAMASI
Demet Göğüş, Sıtkı Göksu, Ünsal Öner, Fatiş Altıntaş

Çalışmanın amacı 1L/dk taze gaz akımı kullanılarak uyguladığımız düşük akım anestezi tekniği ile 6L/dk taze gaz akımı kullanılarak uygulanan geleneksel yüksek akım tekniğini karşılaştırmaktır.
Çalışma ASA I-II grubunda toplam 80 hasta üzerinde planlandı. Hastaların 50’sine düşük akım, 30’una yüksek akım uygulandı. Taze gaz akımı düşük akım grubunda 1L/dk yüksek akım grubunda 6L/dk O2/N2O karışımı ile Fi O2 % 30-35 olacak şekilde sağlandı. Vaporizatör isofluran konsantrasyonu % 1.5 olarak ayarlandı ve anestezi derinliğine göre gerektiğinde değiştirildi. Kalp atım hızı, sistolik ve diyastolik arter basıncı, ekspirasyon dakika volümü, “Peak” hava yolu basınçları, inspire ve ekspire edilen gaz konsantrasyonları, vaporizatör ayarı, pH, PaO2, PaCO2, SaO2 değerleri, derlenme süreleri karşılaştırıldı. Düşük akım grubunda inspire edilen isofluran konsantrasyonu % 0.9±0.07 ve taze gaz konsantrasyonunun inspire edilen gaz konsantrasyonuna oranı 0.6 olarak bulundu. Diğer parametreler için gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Uygulama sırasında dolaşım ve solunum sistemine ait herhangi bir problemle karşılaşılmadı.
Sonuç olarak uygun anestezi cihazı ve gerekli monitorizasyon sağlandığında düşük akım anestezinin güvenle kullanılabileceği kanısına vardık.
Anahtar Kelimeler: Düşük akımlı anestezi

Low-flow anaesthesia
Background  and design: The aim of this study is to determine low-flow anaesthesia with fresh gas flows of 1L/min and high flow anaesthesia with fresh gas flows 6L/min.
Method: Eighty patients in ASA group I or II with estimated operation duration of 2h or more were randomly divided into two groups. Low-flow techniques and high flow techniques were applied in 50 and 30 patients respectively in 30 patients. Patients were anaesthetised with isoflurane in O2/N2O mixture. Heart rate, systolic and diastolic arteriel pressures, expired minute volumes, peak airway pressures, inspired and expired gas concantrations, vaporiser settings, pH, PaO2, PaCO2, SaO2 duration of recovery were monitored.
Results: During low-flow technique the inspired gas concentration was not directly related to the vaporizer setting. In low-flow group inspired gas concentration significantly lower the than  high flow group. No significant differences between other parameters were observed.
Conclusion: Low-flow anaesthesia could be used safely with suitable anaesthesia machine and additional monitoring.
Key Words: Low-flow anaestesia



SERUM HDL-KOLESTEROL ÖLÇÜMLERİNDE DİREKT VE ÇÖKTÜRMELİ YÖNTEMLERİN KARŞILAŞTIRILMASI
Serdar Türkmen, Yüksel Heral, Ediz Tekin, Güvenç Güvenen, Güven Çetin

Birçok epidemiyolojik ve klinik çalışmada HDL-kolesterol (HDL-kol) düzeyi ile azalmış aterosklerotik hastalıklar arasındaki ilişki gösterilmiştir. HDL-kol’ün 35 mg/dl’nin altında olması koroner arter hastalığı için risk faktörü iken, 60 mg/dl’den yüksek olması koruyucu olarak yorumlanmaktadır. Bu sebeplerle laboratuvar ölçümlerinin doğruluğu ve tutarlılığı önemli bir sorundur. Çalışmamızda iki ayrı ticari HDL-kol tespit metodu, direkt yöntem (alfasiklodekstrin + polietilen glikol - modifiye enzim) ve çöktürmeli yöntem [Dekstran sülfat (50.000 MW) - Mg+2] karşılaştırıldı. 163 serum örneği sonuçlarının karşılaştırılmasında aralarında yüksek pozitif korelasyon bulundu (r= 9336, p < 0.0001). Normal serum havuzundan yapılan presizyon çalışması sonuçları direkt ve çöktürmeli yöntemde sırasıyla (ort ± SD) çalışma içi (n: 20) 36.70±0.85 mg/dl (CV % 2.31); 36.20 ± 0.69 mg/dl (CV % 1.97), çalışmalar arası (n: 20) 36.90 ± 1.04 mg/dl (CV % 2.6); 36.50 ± 0.81 mg/dl (CV % 2.23), günler arası (n: 20) 36.70±0.95 mg/dl (CV % 2.84); 36.30 ± 0.83 mg/dl (CV % 2.30) bulundu. Sonuç olarak direkt HDL-kol ölçüm metodunun kolaylığı ve tam otomasyona uygulanabilirliği nedeni ile artmış ateroskleroz riskine sahip bireylerin tanı ve takibinde güvenilir olarak kullanılabileceği önerildi.
Anahtar Kelimeler: HDL-kol, metod karşılaştırılması

Direct assay for measuring hdl-cholesterol compared with precipitation method
Background and design: Most epidemiological and clinical studies have shown that HDL-cholesterol (HDL-C) is associated with a decreased risk of atherosclerotic disease. HDL-C concentration < 35 mg/dl indicate an increased risk for atherosclerosis; conversely, a plasma HDL-C ? 60 mg/dl is considered protective. For these reasons the precision and accuracy of HDL-C assay is very important.
Method: We evaluated two commercial methods for HDL-C determination and compared direct method (alpha-cyclodextrin sulfate + polyethylene glycol - modified enzyme) with precipitation method [dextran sulfate (50.000 MW)-Mg+2].
Results: Intermethod comparison in 163 serum samples yielded good correlation coefficients of r= 0.9336 (p> 0.0001). A pooled sample of normal sera was used to assess the precision of methods. The results of direct and precipitation methods were (mean±SD) within-run (n: 20) 36.70±0.85 mg/dl (CV % 2.60); 36.50±0.81 mg/dl (CV % 2.23), between-day (n: 20) 36.70±0.95 mg/dl (CV % 2.84); 36.30±0.83 mg/dl (CV % 2.30) respectively. Conclusion: The direct HDL-C assay is easy to handle and allows full automation and considerably facilitate the screening of individuals at an increased risk of atherosclerotic disease.
Key Words: HDL- chol, method comparison



ÇOK İLACA DİRENÇLİ TÜBERKÜLOZDA NATURAL KİLLER (NK) HÜCRE AKTİVİTESİ
Pınar Yıldız, Figen Kadakal, Yıldız Tütüncü, Günnur Deniz, Nazan Bayram, Veysel Yılmaz

Son zamanlarda NK (Natural Killer) hücre sitotoksik aktivesinin, M. tuberculosis ile enfeksiyondaki önemi üzerine durulmuştur. Bu nedenle çalışmamızda, 20 MDRTB (multidrug resistant tuberculosis) olgusu (ortalama yaş 38.65±8.42 yıl), 12 ilaca dirençli olmayan akciğer tüberkülozlu olgu (ortalama yaş 36.25±11.41 yıl) ve 15 sağlıklı kontrolde (ortalama yaş 35.60±8.18 yıl) hücresel immunitenin önemli bir komponenti olan NK hücre fonksiyonunun araştırılması planlanmıştır. Olgularımızın tümü erkektir. Natural killer hücre aktivitesi antikandidal indeks metodu ile belirlenmiştir. MDRTB olgularımızın NK sitotoksik aktivitesinde (ortalama % 30.96±11.32), kontrol grubu (ortalama % 39.97±8.51) ve ilaca duyarlı gruba (ortalama % 49.72±15.49) göre anlamlı azalma saptanmıştır. CD56+ (NK) hücre yüzdesi ise MDRTB olgularında daha düşük olmakla birlikte, gruplar arasında istatistiksel fark bulunmamıştır.
Sonuç olarak, azalmış NK aktivitesinin MDRTB immunopatogenezinde yeri olabileceği düşünülmüştür. Bu NK aktivasyonunun stimulasyonu gibi yeni tedavi rejimlerinin geliştirilmesi için gerekli mantığı sağlayabilecektir.
Anahtar Kelimeler: Natural killer, MDRTB

Natural killer cell activity in multidrug resistant tuberculosis
Background and design: Recent work has emphasized the importance of killing as a mechanism in overcoming mycobacterial infection. Therefore we investigated cellular immune status with particular emphasis on natural killer (NK) cell function in 20 patients with secondary multidrug resistant tuberculosis (MDRTB) (mean age 38.65±8.42 years), 12 matched controls with nonresistant tuberculosis (mean age 36.25±11.41 years) and 15 healthy subjects (mean age 35.60±8.18 years). All subjects were male. Method and results: Natural killer cell activity was evaluated using Anticandidal Index method. Patients with MDRTB had significantly lower natural killer  cell activity (mean 30.96±11.32 %) than nonresistant pulmonary TB (mean 49.72±15.49 %) and healthy subjects (mean 39.97±8.51 %). Although patients with MDRTB had lower percentage of CD56+ (NK) cells, this was not statistically significant.
Conclusion: In conclusion, reduced NK activity may play a role in the immunopathogenesis of MDRTB patients and this may provide a rationale for adjunct therapy such as stimulation of NK activity.
Key Words: Natural killer, MDRTB



AKUT LÖSEMİLERDE İMMUNFENOTİPLEME, FAB MORFOLOJİSİ VE SİTOŞİMİK ÖZELLİKLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ: 274 OLGUNUN PROSPEKTİF ANALİZİ
Hilal Akı, Nükhet Tüzüner, Ayşegül Ünüvar, Sema Anak, Nuray Gürel, Şeniz Öngören, Birsen Ülkü

Akut  lösemiler morfolojik ve sitoşimik özelliklerine göre FAB grubu tarafından belirlenen kriterlere göre sınıflandırılır.
Mayıs 1995-Eylül 1997 yılları arasında merkezimizde akut lösemi tanısı alan 382 hastanın 274’ünde (% 71.7) immunfenotipleme yapılmış ve FAB sınıflaması, sitoşimi ve immunfenotipik özellikler arasındaki korelasyon incelenmiştir.
274 akut lösemi vakasının 167’si erkek 107’si kadın olup E/K oranı 1.6:1 dir. Hastaların % 67’si pediatrik yaş grubunda bulunuyordu. İmmunfenotipleme sonucu 160 hasta akut lenfoblastik lösemi (ALL), 99 hasta akut myeloblastik lösemi (AML) ve 15 hasta akut karma dizi lösemi olarak sınıflandırıldı. ALL hastaları içinde en sık CALLA (+) B ALL (% 52.5, n= 943) olup bunu CALLA (-) B ALL  (% 18, n= 32) ve T ALL (% 19.8, n= 35) izliyordu. ALL hastalarınının % 21.5’inde myeloid antijen ekspresyonu görüldü. Aynı gözlem AML hastalarının % 18.6’sında da mevcuttu.

Morphological and cytochemical charecteriscs and immunophenotyping of acute leukemias: the prospective analysis of 274 cases
Background and design: Acute leukemias are classified using morphological and cytochemical criteria set forward by the French, American and British (FAB) group. Immunophenotyping is helpful for the differential diagnosis.
Method: From May 1995 to September 1997, 382 patients with acute leukemia were diagnosed at our center. In 274 cases (71.7 %) immunophenotyping was performed and correlation between Fab classification and immunophenotype was studied.
In 274 cases of acute leukemia 167 were males and 107 were fameles with a M/F ratio  of 1.6:1; 67 % of the total cases were in the pediatric age group /0-15 years). Final diagnosis was acute lymphoblastic leukemia (ALL) in 160 patients, acute myeloblastic leukemia (AML) in 99 patients and acute mixed lineage leukemia in 15 patients.
Results: Among 177 patients with acute lymphoblastic leukemia, immunophenotype distribution of positive cases favored CALLA (+) B-ALL (52.5 %, n= 93), followed by CALLA (-) B-ALL (18 %, n= 32) and T-ALL (19.8 %, n= 35). 21.5 % of patients with ALL also display myeloid differentiation antigens. Same observation was found in 18.6 % of AML patients. The frequency of T ALL (19.8 %) was higher in comparison to that reported for the USA and West European countries (mean 13 %). No other immunophenotypic differences were observed with acute leukemia from developed countries.
Conclusion: It was concluded that the immunophenotyping of acute leukemia allows a more precise diagnosis of this disease.



PULMONER SARKOİDOZLU OLGULARDA KEMİK İLİĞİ TUTULUMU
Muammer Bilir, Tülin Çağatay, Teoman Soysal, Sevtap Sipahi, Halil Yanardağ, Sabriye Demirci, Tuncer Karayel, Nükhet Tüzüner

Sarkoidoz, etyolojisi bilinmeyen, en sık akciğerler, lenf bezleri, karaciğer, dalak, deri ve göz tutulumu ile seyreden multisistemik bir hastalıktır.
Sarkoidozda kemik iliği (Kİ) tutulumunun sıklığını irdeleyen çok az çalışma vardır. Klinik ve otopsi serilerinde % 20-30, anemisi olan sarkoidozlularda ise % 50 sıklıkla Kİ tutulumu bildirilmektedir.
Bu çalışmada, pulmoner sarkoidoz tanılı 43 olgunun Kİ biyopsisi sonuçları ile çevresel kan sayımı parametreleri değerlendirildi.
35’i kadın, 8’i erkek toplam 43 olgu (yaş ortalaması 37) çalışma kapsamına alındı. Sarkoidoz evresine göre; 2 olgu evre 0, 17 olgu evre I, 20 olgu evre II, 4 olgu evre III olarak değerlendirildi. Dokuz olguda anemi (% 21), 2 olguda lökopeni ve anemi (% 5) saptandı. Pulmoner sarkoidoz tanılı bu 43 olguya Kİ biyopsisi uygulandı. Olgularda Kİ’nde nonkazeifiye granülomlar görülmesi sarkoidoz tutulumu olarak değerlendirildi. Kİ biyopsilerinde 3 olguda (% 7) nonkazeifiye granülomlar tesbit edildi. Bu olgularda tüberküloz basil boyası negatif bulundu. Kİ tutulumu olan 3 olgunun 2’sinde anemi ve lökopeni (lenfopeni) görülürken, bir olguda ise kan sayımları normal sınırlarda idi. Kİ tutulumu olmayan, ancak anemili, 9 hastanın 6’sında serum demiri düşük, demir bağlama kapasitesi yüksek, ferritin düzeyi düşük bulunarak demir eksikliği anemisi tanısı kondu. Bu olguların tümünde Kİ demir skoru azalmıştı.
Sonuçlarımız olgu sayımızın azlığı nedeniyle istatistiksel anlamlılığını gösterebileceğimiz boyutlarda olmasa da, özellikle hematolojik parametrelerinde bozukluk olan sarkoidozlu olgularda Kİ tetkikinin gerekliliğini hatırlatmaktadır. Kİ incelemesinin sarkoidozun ilk tanısındaki değeri çok fazla olmasa bile hastaların tedavi ve takiplerinde öneminin olabileceği kanısına varılmıştır. Bulgularımız ayrıca sarkoidozlu olgularda serum demiri, demir bağlama kapasitesi ve ferritin değerlerindeki değişikliklerin sarkoidoz dışı nedenlerle açıklanması gerektiğine işaret etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Sarkoidoz, kemik iliği tutulumu

Bone marrow involvement in pulmonary sarcoidosis
Background and design: Sarcoidosis is a multisystemic disorder with unknown etiology, usually involving lungs, lymph nodes, liver spleen, skin and eye. There are few studies concerning the bone marrow involvement in sarcoidosis. Its involvement in patients with sarcoidosis is reported as 20-30 % in clinical and autopsy series and 50 % in anemic patients.
Method: In this study, bone marrow findings and peripheral blood parameters of 43 patients with sarcoidosis are evaluated.
Results: Forty-three patients (35 female, 8 male, mean age 37) were included in the study. Staging of the disease was as follows: 2 in stage 0, 17 in stage I, 20 in stage II, 4 in stage III. Anemia in 9 patients (21 %), anemia and leukopenia in 2 patients.  (5 %) were detected. Bone marrow biopsies were performen in all of these patients. Detection of noncaseating granuloma in bone marrow was evaluated as an involvement of sarcoidosis. Noncaseating granulomas were detected in 3 patients (7 %). These cases remained negative for the EZN staining. While two of 3 patients with bone marrow involvement had both anemia and leukopenia, the other had a normal blood count. Six of 9 patients with anemia but intact bone marrow were diagnosed as iron deficiency anemia with low iron and ferritin levels and high iron binding capacities.
Conclusion: Although the number of cases in the study is not sufficient to establish a statistical significance, bone marrow investigation seems to be needed in patients with sarcoidosis especially when they have some disturbances in haematological parameters.
We suggest that although bone marrow investigation is not a first line diagnostic tool in sarcoidosis, it may gain importance during treatment and follow-up of some of these patients. Our results also suggest that in some of the patients, abnormalities in levels of iron, ferritin and iron binding capacity measurements can be explained by reasons other than sarcoidosis.
Key Words: Sarcoidosis, bone marrow involvement



TEDAVİ SIRASINDA DEV BOYUTLARDA PARADOKSAL DERİ ALTI TÜBERKÜLOZ APSELERİ GELİŞEN BİR MİLİYER TÜBERKÜLOZ OLGUSU
Ali Mert, Muammer Bilir, Recep Öztürk, Fehmi Tabak, Reşat Özaras, Veysel Tahan, Yıldırım Aktuğlu

Miliyer tüberkülozun (TB) uygun tedavisi sırasında ender de olsa paradoksal deri altı apseleri gelişebilmektedir. Bu fenomenin patogenezi açık olmasa da ileri sürülen teoriler vardır. Miliyer TB tanısı alan ve anti-TB tedavinin 4 ile 5. ayları arasında deri altı apseleri gelişen 37 yaşındaki bir kadın hasta sunularak İngiliz-dili literatüründe günümüze kadar (1954-1999) bu konuyla ilgili yayınlanmış toplam 6 olgu tartışılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Miliyer tüberküloz, paradoksal deri altı tüberküloz apsesi

Paradoxical subcutaneous abscesses developed during the treatment miliary tuberculosis
Although rare, paradoxical subcutaneous abscesses may develop during the appropriate treatment of miliary tuberculosis. While pathogenesis of this phenomenon is not clear, some theories were postulated. A 37-year-old woman who was diagnosed as miliary tuberculosis and developed subcutaneous abscesses within the 4-5th months of antituberculous treatment is reported and all similas 6 reported cases in English literature from 1954 to 1999 are discussed.
Key Words: Miliary tuberculosis, paradoxical subcutaneous tuberculous abscess.



PNÖMOTORAKS İLE BAŞVURAN BİR İNTRABRONŞİAL LEİOMYOM OLGUSU
Ali Nihat Annakkaya, Kâzım Beşirli, Sabri Topdağ, Büge Öz, Canan Akman, Günseli Kılınç, Bülent Tutluoğlu

Akciğer leiomyomu ender, intrabronşial yerleşimli akciğer leimyomu ise çok daha ender görülen benign nitelikte mezenkimal kaynaklı akciğer tümörüdür. Çarpıntı nedeni ile başvuran ve akciğer grafisinde pnömotoraks saptanan ve tetkikleri sırasında toraks BT’de sol ana bronş içi lezyon görülen hasta sunulmuştur. İleri araştırmalar ve cerrahi girişim sonrası yapılan patolojik inceleme ile “intrabronşial leiomyom” tanısı konulan hastaya bronkotomi ve kitle ekstirpasyonu yapılmıştır ve bu nedenle de literatürde bildirilen çok az sayıda olgular tartışılmıştır.
Anahtar Kelimeler: İntrabronşial leiomyom, pnömotoraks

Intrabronchial leiomyoma: report of a case presented with pneumothorax
Pulmonary  leimyomas and especially intrabroncial leiomyomas are among the rarest benign tumors of the lung. A 22 year-old lady, presented with dyspnea and tachycardia was diagnosed as having left-sided pneumothorax on her chest X-ray examination. Thorax CT evaluation disclosed left main bronchus carcinoid-like mass lesion. The tumor was successfully removed by localized resection vie a bronchotomy and its pathologic examination showed an intrabronchial leiomyoma. For this occasion, these very rare benign tumors of the lung are discussed and the very peculiar presentation of this tumor with pneumothorax is reported.
Key Words: Intrabronchial leiomyoma, pneumothorax



AKCİĞER GRAFİSİNDE İZOLE SAĞ PARATRAKEAL LENFADENOMEGALİ İZLENİMİ VEREN BİR SARKOİDOZ OLGUSU
Muammer Bilir, Sevtap Sipahi, Halil Yanardağ, Tülin Çağatay, Ali Mert, Sabriye Demirci, Tuncer Karayel

Akciğer grafisinde izole sağ paratrakeal lenfadenomegali sarkoidozun  ender bir radyolojik bulgusudur. Bu radyolojik özelliği olan 23 yaşındaki bir kadın hasta sunularak ilgili literatür gözden geçirildi.
Anahtar Kelimeler: İzole sağ paratrakeal LAM, sarkoidoz

Sarcoidosis presented with isolated right paratracheal lymphadenopathy
Isolated right paratracheal lymphadenopathy on chest x-ray is a rare radiological finding of sarcoidosis. A23 -year-old woman with such radiological finding is presented and related literature has been reviewed.
Key Words: Isolated right paratracheal LAM, sarcoidosis