Cilt 12 / No: 9 - 10 / Eylül - Ekim 1999

Büyük Hücreli Akciğer Karsinomlarında Nöroendokrin Diferansiyasyon: İmmunhistokimyasal ve Morfolojik İnceleme
Büge ÖZ, Işıl PAKİŞ, Arzu Akçay TURAN, Elif Ülker AKYILDIZ

Kronik Renal Yetersizlikte Hemodiyalizin ve Metilprednizolonun Solunum Fonksiyon Testleri Üzerine Etkisi
Tülin KENDİR, Emin KAYA, Lütfiye CANAYAZ, Aydoğan ALBAYRAK

Yılan Zehirlenmesine Bağlı Trombositopeni Olgusu
Mustafa AREZ

Famotidinli ve Famotidinsiz Diklofenak NA ile Tenoksikam’ın Klinik Etkinliği ve Toleransı
Aylin REZVANİ, Fikret Nazım ÜNVER, Halil KOYUNCU

Villöz Lenfositli Splenik Lenfoma Tanısı ile İzlenen Bir Olgu
Şeniz ÖNGÖREN, Hilal AKI, Yeşim ERALP, Teoman SOYSAL, Nükhet TÜZÜNER, Burhan FERHANOĞLU

Edinsel Hepatoserebral Dejenerasyon: 3 Olgu Analizi
Sibel KARŞIDAĞ, Fügen SÖNMEZ, Şebnem ALTINLI, Fatih BEŞIŞIK, Fuat DÖVER, Feriha ÖZER, Baki ARPACI

Bir Olgu Nedeniyle Çocukluk Döneminde Pnömatosel
Emin ÜNÜVAR, Fatma OĞUZ, M. Ali TALAY, Müjgan SIDAL, M. SÖKÜCÜ

Anemili Hastaya Tanısal Yaklaşım
Zafer BAŞLAR

Nedeni Bilinmeyen Ateş
Fehmi TABAK, Ali MERT



Büyük Hücreli Akciğer Karsinomlarında Nöroendokrin Diferansiyasyon: İmmunhistokimyasal ve Morfolojik İnceleme
Büge ÖZ, Işıl PAKİŞ, Arzu Akçay TURAN, Elif Ülker AKYILDIZ

Akciğerin büyük hücreli nöroendokrin karsinomu 1998 yılında akciğer tümörleri sınıflamasına dahil edilmiştir. Büyük hücreli nöroendokrin tümörlerin tanımlanmasından sonra diğer büyük hücreli akciğer karsinomlarında nöroendokrin diferansiyasyon varlığı ve prognostik önemi üzerine değişik çalışmalar yapılmıştır. Çalışmada 75 adet rezeke küçük hücreli dışı akciğer karsinomu olgusunda [28 skuamöz hücreli karsinom (SHK), 35 adenokarsinom (AK), 7 BHNEK, 5 indiferansiye büyük hücreli karsinom (İBHK)] morfolojik ve bunlar arasından 40’ında immunhistokimyasal olarak nöroendokrin diferansiyasyon varlığı, Nöron Spesifik Enolaz (NSE), Sinaptofizin (SYN), Kromogranin A (KHR A), Leu-7 ve ek olarak Karsinoembriyonik Antijen (CEA) ile araştırılmıştır. 3 adet karsinoid tümör vakası kontrol olarak çalışmaya alınmıştır. 7 BHNEK dışındaki akciğer karsinomları arasında morfolojik olarak yalnızca AK’ların 16’sında (% 46) fokal NE diferansiyasyon bulguları saptanmıştır. İmmünhistokimyasal çalışmaya ise 7 BHNEK, 7 SHK, 21 AK (16 NE diferansiyasyonlu, 5 NE diferansiyasyonsuz), 5 İBHK alınmıştır.
7 BHNEK 6’sı (% 86) 2 veya daha fazla nöroendokrin marker ile pozitiflik göstermiştir. NE diferansiyasyonlu adenokarsinomların 10’unda (% 72) 2 veya daha fazla NE belirleyici pozitifliği, NE diferansiyasyonun izlenmediği 17 olgunun 7’sinde (% 41) 2 ya da daha fazla NE belirleyici pozitifliği mevcuttur. İmmunhistokimyasal belirleyiciler arasında NE diferansiyasyon ile yalnızca KHR A arasında istatistiksel anlamlılık saptanmıştır (p: 0.003). CEA ekspresyonu ile hiçbir NE belirleyici arasında ilişki bulunmamıştır.

Anahtar kelimeler: Büyük hücreli akciğer karsinomu, büyük hücreli nöroendokrin karsinom, immunhistokimya, nöroendokrin diferansiyasyon

NEUROENDOCRINE DIFFERENTIATION IN LARGE CELL CARCINOMA OF LUNG: MORPHOLOGICAL AND IMMUNOHISTOCHEMICAL STUDY

Neuroendocrine carcinoma (LCNEC) is recently included to 1998 Lung tumor classification. The other issue in pathology is divergent neuroendocrine differentiation in Non small cell carcinoma of Lung (NSCLC-NE). Neuroendocrine differentiation (NE) can be identified by morphologically and by immunohistochemical techniques. NE diferentiation was researched morphologically in 75 resected NSCLC [28 squamous, cell carcinoma (SCC) 35 adenocarcinoma (AC), 7 LCENC, 5 indiferentiated large cell carcinoma (ILCC)]. Morphology focal NE differentitation was observed in only 16 of 35 AC (46 %) and 7 LCNEC (% 100). Immunohistochemically we studied the expression of four most common neuroendocrine (NE) markers (Neuron Spesific Enolase (NSE), Chromogranin A (CHRA), Leu-7, Synaptophysin(SYN), including Carcinoembryonic antigen (CEA) in 40 resected NSCLC [(7 LCNEC, 21 AC (16 focal NE differentiated and 5 without NE differentiation), 7 SCC, 5 ILCC)] and 3 carcinoid tumor as control group. 6 of 7 LCNEC (86 %) showed 2 or more NE markers positivity. 10 of 16 adenocarcinomas with NE differantiation (42 %) showed two or more NE marker positivity. 7 of 17 non small cell carcinoma without NE differentiation (41 %) expressed 2 or more NE marker positivity. There was strong relation between CHR A and NE differentiation in non small cell carcinoma of lung (p: 0.003). We did not find any relation between CEA and NE marker expression.

Key words: Large Cell Carcinomas of the Lung, Large Cell Neuroendocrine Carcinoma, Immunohistochemistry, Neuroendocrine Differentiation



Kronik Renal Yetersizlikte Hemodiyalizin ve Metilprednizolonun Solunum Fonksiyon Testleri Üzerine Etkisi
Tülin KENDİR, Emin KAYA, Lütfiye CANAYAZ, Aydoğan ALBAYRAK

Kronik renal yetersizlik nedeniyle hemodiyaliz uygulanan hastalarda pulmoner disfonksiyon gelişebildiği gösterilmiştir. Pulmoner disfonksiyonun çeşitli nedenleri arasında mikrovasküler lökostazın da yer aldığını belirten çalışmalar vardır. Bu çalışmada da metilprednizolonun mikrovasküler lökostazı önleyebileceği düşüncesiyle, hemodiyaliz sırasında gelişen pulmoner disfonksiyona etkisi olup olmadığı araştırıldı. Çalışmaya 41 hasta alındı. Dializde Holow-fiber dializer ve asetatlı dializat kullanıldı. Dializ öncesi ve sonrası kan gazları ve solunum fonksiyon testleri çalışıldı. Hastalarda dializ sonrası hipoksi ve pH değerlerinde yükselme görüldü. Hastaların dializ öncesi solunum fonksiyon testleri restriktif tip bozuklukla (FVC, FEV1, FEV25-75’ düşük, FEV1FVC normal) uyumlu bulundu. Dializ sonrası solunum fonksiyonlarında ise istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir düşüklükle birlikte yine restriktif tip bozukluk saptandı.
Kırk bir hastanın 20’sine dializ öncesi 0. dakikada 0.5 mg/kg metilprednizolon verilerek aynı parametreler dializ sonrası tekrarlandı. Bu grubun solunum fonksiyonu diğer grupla karşılaştırıldığında aralarında anlamlı bir farklılık olmadığı görüldü.

Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, pulmoner lökostaz, hipoksi, metilprednizolon

EFFECTS OF HAEMODIALYSIS AND METHYLPREDNISOLONE ON RESPIRATORY FUNCTION TEST IN CHRONIC RENAL FAILURE

It was shown that pulmonary dysfunction can occur in patients under hemodialysis due to chronic renal failure. Previous studies implies that microvascular leukocytasis is as one of the reason pulmonary dysfunction. As methylprednisolone can prevent microvascular leukocytasis, we intended to investigate the effects of methylprednisolone on pulmonary dysfunction during hemodialysis. Fourty one cases with chronic renal failure who were under haemodialysis were studied. Holow-fiber dialyser and acetate containing dialysate were used. Blood gases and respiratory function tests were studied before and after each dialysis. Hypoxia and elevations in pH levels were observed after the intervention. Respiratory function tests before dialysis showed restrictive type abnormality. Investigations after dialysis showed also some insignificant decreases in functions and restrictive type abnormalities.
Same studied were repeated with 0.5 mg/kg methylprednisolone in twenty cases just before and after dialysis. Respiratory function tests of this group showed no difference with the other group.

Key words: Haemodialysis, pulmoner leukostasis, hypoxia, methylprednisolone.



Yılan Zehirlenmesine Bağlı Trombositopeni Olgusu
Mustafa AREZ

Yirmi iki yaşında erkek hasta sol ayak bileğinin arka kısmından yılan sokması nedeniyle olaydan yaklaşık 20 saat sonra acil polikliniğimize başvurdu. Hastaya yılan sokmasından 30 dakika sonra yılan antiserumu olmadığından akrep antiserumu uygulandığı öğrenildi. İlk muayenesinde sol ayak ve bacak şiş ve ödemli bulundu; bacak lateralinde ekimoz vardı. Tam kan sayımında nötrofilik lökositoz (17590/mm3), trombositopeni (21000/mm3), saptandı; eritrosit sayısı normaldi. Hastanın takibinin üçüncü gününde başlangıçtaki ekimoz kalçaya kadar bütün bacağa yayıldı ve hemoglobin konsantrasyonu 7.9 g/dL, trombosit sayısı 7000/mm3 bulundu. Kemik iliği incelemesi hücreden fakirdi, megakaryositler yetersizdi. Yılan zehirlenmesinde trombositopeni zehirin kemik iliği üzerine toksik etkisi nedeniyle görülebilir. Hastamızda toksik etkiye bağlı olarak ayrıca anemi de geliştiği gözlendi. Prednizolon 1mg/kg/gün başlandı. Eritrosit ve trombosit sayısı progressif olarak yükseldi ve tedavinin sekizinci günü trombosit sayısı milimetreküpte 100.000’in üzerine çıktı. Ancak spesifik antivenin tedavi uygulanmayan benzer bir olguda ağır trombositopeni altıncı gün spontan olarak düzeldiğinden, trombosit sayısındaki artışın prednizolon tedavisinin etkisinden çok spontan düzelmeye bağlı olduğu düşünüldü. Yılan zehirlenmesinde trombositopeni iyi bilinmektedir, ancak belirgin koagülopati olmaksızın ağır trombositopeni ise nadirdir.
Anahtar kelimeler: Yılan zehirlenmesi, trombositopeni

SNAKE ENVENOMATION

A 22 years old, male patient was admitted to the emergency department 20 hours after snake bite on the back side of his left ankle. Because of the lacking of specific snake antiserum scorpion antivenin was administrated 30 minutes after bite. His left foot and leg was swollen, edematous and there was ecchymosis laterally at the initial examination. Complete blood count showed neutrophylic leucocytosis (17590/mm3), thrombocytopenia (21000/mm3) with normal erythrocyte counts. The ecchymosis spread to the whole left leg reaching to the buttock at the third day. More severe thrombocytopenia (7000/mm3) and anemia (Hb 7.9 g/dL) developed on follow up. Bone marrow aspiration showed poor cells and decreased megacaryocytes. Thrombocytopenia may occur due to toxic effect of venom on bone marrow by snake envenomation. Late anemia also developed due to bone marrow toxicity in this case. Thrombocyte and erythrocyte counts increased progressively after in this case. Thrombocyte and erythrocyte counts increased progressively after initiation of prednisolone theray 1 mg/kg daily. Platelet raisered over 100.000/mm3 on the eighth day of therapy. But the increase of platelets is due to spontaneously improvement rather than the effect of prednisolone therapy, because of spontaneously improvement of severe thrombocytopenia on the sixth day by a similar case without specific antivenin therapy. Thrombocytopenia is well known after snake bite, but severe thrombocytopenia in the absence of a significant coagulopathy has been mentioned rarely.

Key words: Snake envenomation, thrombocytopenia



Famotidinli ve Famotidinsiz Diklofenak NA ile Tenoksikam’ın Klinik Etkinliği ve Toleransı
Aylin REZVANİ, Fikret Nazım ÜNVER, Halil KOYUNCU

Bu çalışmada famotidinli ve famotidinsiz tenoksikam ile diklofenak’ın klinik etkinlik ve toleransı tek kör olarak araştırılmıştır.
Yaş ortalaması 48.6 olan, 60 hasta dört gruba ayrıldı: 1. Tenoksikam, 2. Diklofenak, 3. Tenoksikam + famotidin, 4. Diklofenak + famotidin. Tenoksikam 20 mg/gün, diklofenak 100 mg/gün, famotidin 40 mg/gün oral yoldan, 15 gün süreyle kullanıldı.
Orta ve şiddetli derecede spontan ağrısı olanlar; 1. grup TÖ % 53.4, TS % 0 (p= 0.005), 2. grup TÖ % 60, TS % 26.6 (p= 0.01), 3. ve 4. grup TÖ % 60, TS % 13.4 (p= 0.01 ve p= 0.002).
Orta ve şiddetli derecede eklem hareket ağrısı olanlar; 1. grup TÖ % 93.4, TS % 33.4 (p= 0.001), 2. grup TÖ % 80, TS % 66.8 (p= 0.03), 3. grup TÖ % 93.4, TS % 46.6 (p= 0.005), 4. grup TÖ % 66.8, TS % 40 (p= 0.01).
Fonksiyonel kısıtlılığı olanlar; 1. grup TÖ % 93.4, TS % 26.6 (p= 0.002), 2. grup TÖ % 100, TS % 46.6 (p= 0.01), 3. ve 4. grup TÖ % 100, TS % 40 (p= 0.003 ve p= 0.005).
Global etkinlik: İyi ve çok iyi derecede iyileşenler tenoksikam grubunda % 56.7, diklofenak Na grubunda % 43.3 idi (p> 0.05).
Global tolerans: Famotidinli diklofenak, saf diklofenak’dan daha güvenli bulunmuştur (p= 0.002). Famotidinli tenoksikam ve saf tenoksikam eşit derecede güvenilir bulundu.
Sonuç olarak, tenoksikam ve diklofenak klinik etkinlikleri aynı düzeydedir. Diklofenak Na, H2 reseptör antagonisti ile birlikte kullanıldığında, Tenoksikam’ın saf olarak aynı güveni verdiği görülmektedir.
Anahtar kelimeler: Tenoksikam, diklofenak, famotidin, etkinlik, tolerans

CLINICAL EFFICACY AND TOLERABILITY OF TENOXICAM WITH AND WITHOUT FAMOTIDIN

In this single blind study, efficacy and tolerability of tenoxicam and diclofenac with and without famotidin was investigated. A total of 60 patients (mean age 48.6) were divided into four groups. 1. tenoxicam, 2. diclofenac, 3. tenoxicam + famotidin, 4. diclofenac + famotidin. Tenoxicam was prescribed 20 mg/day, diclofenac 100 mg/day, famotidin 40 mg/day, orally for 15 days.
Moderate to severe spontaneous pain in the 1st group was found to be 53.4 % before treatment, 0 % after treatment (p= 0.005). In the 2nd group 60 % before treatment, 26.6 % after treatment (p= 0.01). In the 3rd and 4th group 60 % before treatment (BT) 13.4 % after treatment (AT) (p= 0.01 and p= 0.002).
Moderate to severe pain on motion in the 1st group was found to be 93.4 % BT, 33.4 % AT (p= 0.001). In the 2nd group 80 % BT, 66.8 % AT (p= 0.03). In the 3rd group 93.4 % BT, 46.6 % AT (p= 0.005) and 4th group 66.8 % BT, 40 % AT (p= 0.01).
Functional limitation in the 1st group was found to be 93.4 % BT, 26.6 % AT (p= 0.02). In the 2nd group 100 % BT, 46.6 % AT (p= 0.01). In the 3rd and 4th group 100 % BT, 40 % AT (p= 0.005).
Global efficacy was found to be very good to good in 56.7 % of tenoxicam group in 43.3 % of diclofenac group (p> 0.05).
Global tolerability: diclofenac with famotidin was found to be safer than only diclofenac (p= 0.002). Tenoxicam with and without famotidin were found to be equally safe.
We could conclude that clinic efficacy of tenoxicam and diclofenac are similar to each other. Diclofenac combined with H2 receptor antagonist seems to be safer, whereas only tenoxicam is equally reliable.

Key words: Tenoxicam, diclofenac, famotidin, efficacy, tolerability



Villöz Lenfositli Splenik Lenfoma Tanısı ile İzlenen Bir Olgu
Şeniz ÖNGÖREN, Hilal AKI, Yeşim ERALP, Teoman SOYSAL, Nükhet TÜZÜNER, Burhan FERHANOĞLU

Villöz Lenfositli Splenik Lenfoma (VLSL), çevresel kanda tipik villöz lenfositlerin varlığı ve splenomegali ile karakterize, monoklonal B-hücreli kronik lenfoproliferatif bir hastalıktır. VLSL’nin tanısı çevresel kan yaymasının incelenmesi, immunfenotipik bulgular ve dalakta kırmızı ile beyaz pulpa tutulumu gösterilerek konur. Kronik Lenfositik Lösemi, Hairy Cell Lösemi, Prolenfositik Lösemi ve diğer düşük dereceli lenfomalardan ayırıcı tanısının yapılması tedavi seçimi açısından önemlidir.
Bu yazıda, anemi ve splenomegali ile başvuran ve VLSL tanısı konan bir hasta, bu konudaki literatür gözden geçirilerek sunulmuştur.

Splenic lymphoma with villous lymphocytes (SLVL) is chronic monoclonal B-cell lymphoproliferative disorder characterized by massive splenomegaly and typical villous lymphocytes in the peripheral blood. The diagnosis of SLVL relies on blood smear examination, phenotypic features and the demonstration of red and white pulp involvement of the spleen. The differentiation of SLVL from the other lymphoproliferative disorders like chronic lymphocytic leukemia, hairy cell leukemia, prolymphocytic leukemia or other low grade lymphomas is important to make a correct desicion of treatment.
In this manuscript a patient who presented with anemia and splenomegaly and diagnosed as SLVL is reported and the relevant literature is reviewed.



Edinsel Hepatoserebral Dejenerasyon: 3 Olgu Analizi
Sibel KARŞIDAĞ, Fügen SÖNMEZ, Şebnem ALTINLI, Fatih BEŞIŞIK, Fuat DÖVER, Feriha ÖZER, Baki ARPACI

Edinsel hepatoserebral dejenerasyon, kronik karaciğer hastalıkları zemininde gelişen, nörolojik bulgularla karakterize bir hastalıktır. Klinik tablo, ilerleyici hareket hastalığı veya dizartri, tremor, ataksi bulguları ile serebellar tablo şeklinde görülebilir. Bu klinik tablo ile Wilson hastalığına benzemekle beraber, serum bakır, seruloplazmin düzeyleri normal sınırlar içindedir ve Kayser-Fleisher halkası saptanamaz. Kranial manyetik rezonans görüntülemede, T1 ağırlıklı çekimlerde globus palliduslarda simetrik değişen derecelerde sinyal artışı saptanır. Biz, nörolojik bulguları ve T1 ağırlıklı çekimlerde globus pallidus ve substantia nigrada karakteristik hiperintensitesi olan 3 hastayı inceledik. 2 hasta alkole bağlı, 1 hasta ise hepatite bağlı siroz tanısı aldı. Zengin klinik bulguları nedeniyle dikkatli ayırıcı tanı gerektiren bu hastalık kaynaklar ışığında yeniden gözden geçirilmiştir.

Anahtar kelimeler: Edinsel hepatoserebral dejenerasyon, manyetik rezonans görüntüleme

HEPATOCEREBRAL DEGENERATION

Acquired hepatocerebral degeneration is a neurologic occuring in the presence of chronic hepatic disease, which is characterized neurologic findings. This syndrome shares many of the clinical manifestations of Wilson disease, however, the level of serum copper and ceruloplasmin was normal and Kayser-Fleisher ring not found. In the cranial magnetic resonance imaging, increased, symmetrical signals of varying intensity in the globus pallidi on T1 weighted images is observed. We evaluated 3 patients who exhibited neurological dysfunction and characteristic abnormal signal hyperintensity in the globi pallidi and substantia nigra on T1 weighted images. Two patients had alcohol-induced cirrhosis and one patient had hepatic failure. Because of the rich clinical signs of acquired hepatocerebral degeneration, careful differential diagnosis is needed, so we reviewed the literature with our clinical cases.

Key words: Acquired hepatocerebral degeneration, magnetic resonance imaging.



Bir Olgu Nedeniyle Çocukluk Döneminde Pnömatosel
Emin ÜNÜVAR, Fatma OĞUZ, M. Ali TALAY, Müjgan SIDAL, M. SÖKÜCÜ

Çocukluk döneminde dispne sık görülen semptomlardan olup etiyolojisinde birçok hastalık yer alır. Burada, solunum sıkıntısı tablosuyla başvuran ve pnömatosel saptanan bir vaka sunulmaktadır.
Vaka: Dispne ile başvuran 10 aylık erkek çocuğunun akciğer grafisinde sağ akciğer üst bölgesinde pnömotosel ile uyumlu içi hava dolu kaviter bir bölge saptandı. Kavitenin cidarı kalın olup, hava-sıvı seviyesi de içermiyordu ve herhangi bir hava yolu ile teması da yoktu. Bilgisayarlı toraks tomografisinde de doğrulanan bu özelliklerle hastaya pnömotosel ön tanısı konuldu. Eksizyonu yapılan lezyonun histopatolojisinde kalın cidarlı, içi hava ile dolu, çeperinde bağ dokusu elemanlarının seçildiği kavite, pnömatosel olarak doğrulandı. Ameliyat sonrası bir yıldır izlemde olan hastada solunum sıkıntısı kayboldu ve tekrarlamadı.
Solunum sıkıntısı tablosundaki kaviter akciğer lezyonlu hastaların etiyolojisinde pnömatosel unutulmamalıdır. Asemptomatik vakalar izlemde tutulurken, semptomatik vakalarda cerrahi tedavi tercih edilmelidir.

Anahtar kelimeler: Pnömatosel, Solunum, Çocuk

Dyspnea in children is a common complaint and has many etiologic factors. Here we present a child who was admitted to the hospital with dysphnea.
Case: 10 months old male infant’s chest x-ray showed a cavitary lesion, filled with air. The wall of the cavity was thick, there was no air-fluid level and had no contact with any airway. These findings had been verified with computed tomography and pneumatocel has been diagnosed. Surgical treatment had been performed. Histopathological examination showed thick-wallec cavity filled with air and circumfered with connective tissue. During the post-op period, dyspnea did not recur. In the differential diagnosis of the cavitary pulmonary lesions, pneumatocele should not be forgotten. Asymptomatic cases can be followed by periodic examinations, where symptomatic patients should be treated by surgical methods.

Key words: Pneumatocele, dysphnea, childhood.



Anemili Hastaya Tanısal Yaklaşım
Zafer BAŞLAR

Nedeni Bilinmeyen Ateş
Fehmi TABAK, Ali MERT